• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Ahmet Tâlib Çelen
Ahmet Tâlib Çelen
TÜM YAZILARI

Kurtaran kim, kurtulan kim?

17 Mayıs 2021


Ahmet Tâlib Çelen İletişim:

Muallimlik peygamber mesleğidir derler. Nitekim Hz. Peygamber (sav), “Ben ancak muallim olarak gönderildim…” buyurmuştur. 

Hz. Peygamber (sav)’in “kurtarıcılık” vasfı “muallim” vasfıyla bitişiktir. O’nun getirdiği din insanlığı bataklıktan kurtaracak yegâne dindir ve bu vazîfe ancak muallimlikle lâyığı veçh ile yerine getirilebilir. “Kurtarıcı muallimlik”in husûsiyetleri de Hz. Peygamber (sav)’in hayâtında bulunur. Yumuşak huy, güzel söz, yakın alâka, herkesin derdiyle dertlenme, sevinciyle sevinme, cömertlik, yeri geldiğinde cesâret ve gözüpeklik, zahmetli işlerde berâberlik, büyükle büyük küçükle küçük olabilme… “Kurtarıcı muallimlik” için olmazsa olmaz meziyetler… 

34 yıllık muallimlik hayâtımda çok güzel hâtıralarım oldu. Talebelerimle aramızda sâdece bir kuru bilgi alışverişi vasatı değil bir gönül dünyâsı da inşâ ettiğimizi söyleyebilirim. Muallimliğe ilk başladığım yıllardan beri birçoklarıyla irtibâtımız devâm eder, haberleşir, duâlaşırız. 

Biraz önce yaklaşık 30 yıl önceki bir talebem aradı, bayramımı tebrîk etti. Liseden talebemdi. Çocuk şimdi 50 küsûr yaşındaymış. Fevkalâde hislendim. 

Çok hayta ve haylaz bir talebeydi. Onların sınıfına ilk derse gireceğim gün okul müdürü beni odasına çağırdı. Meğer sırf bu çocuk için çağırmış. “Hocam, o sınıfta hayta, saygısız, sınırlarını bilmez, ders dinlemez…vb. bir çocuk var. Sınıfa girdiğin anda kendini belli eder zâten. Onun üstüne varma, görmezden geliver” dedi. Hakkında husûsî îkâz gereken bir talebe…

Sınıfa girer girmez gerçekten kendini gösterdi. Arkalarda oturuyor ve gereksiz yere gülüp sırıtıyor. Ders dinlemiyor, arkadaşlarıyla ortalığı kaynatıyor. Kara denebilecek kadar esmer, genç irisi bir çocuk…

Üstüne varmadım. Hatta güler yüz gösterdim. Kitap okumayla ilgisi yoktu ama Mustafa Yazgan’ın Sessiz Çığlık’ını bile okuttum. (Baskı ile değil, tavsiye ile… Zâten baskı kabûl edecek bir çocuk değildi) Ama o haytalığa, ben sabra devâm ettik. 

İlk kompozisyon yazılısında kâğıdını merâkla açtım. (Türkçe muallimleri talebelerini en çok kompozisyonlarından öğrenir.) Yazısı berbattı ama çok düzgün cümleleri vardı. Feleğin çemberinden geçmiş insanlara has cümleler... Bir cümle şöyleydi: “Hayatta tatmadığım zevk kalmadı; Allah’a îmandan aldığım zevki hiçbirinde bulamadım.” Allah Allah! Bu, öyle kolay kuruluverecek bir cümle değildi. Hele lise çağında bir talebe için. Bakın bunca yılın ardından bir cümleyi unutmuyorum. Yazısının kötülüğüne bakmadım, orta bir not verdim kâğıdına. Meğer bütün derslerden o kadar kötü notlar alırmış ki benim verdiğim orta not ona nîmet gibi gelmiş. Arkadaşları karşısında ezilirmiş kötü notlardan, bu notu ile morali düzelmiş. “Benim de zayıf olmayan notum olabilirmiş.”

Çok da içli dışlı olmadım, çok fazla mesâî harcamadım aslında. Dersler bu minvâl gitti ve benim dersimden sınıfı geçti. Ben çocuk üzerinde fazla bir şey yapmadığımı düşünürdüm. 

Aradan bir iki yıl geçti. Yolda yürüyorum. Bir Doğan otomobil beni geçtikten sonra geri geri geldi, yanımda durdu. Baktım, bizim o talebe. “Hocam, gelin, götüreyim” diyor. “Yolum yakın, gerek yok” dedimse de dinlemedi. Bindik. “Hocam bu araba şehirler arası dâhil emrinizde, nereye istersiniz?” dedi. Ben teşekkür ettim, filân yerde ineyim, dedim. Çocuk bu kısa yolda benim kendisine yaptığım iyilikleri anlata anlata bitiremedi. “Hocam, aslında ben iyi bir talebe değildim, hatta ben talebe bile değildim. Siz bana nasıl sabrettiniz? Ben sabredilecek birisi değildim. Ben sizden gördüğüm insanlığı kimseden görmedim.” Hayret, ben neler yapmışım böyle! Burada söylemekten utanacağım daha öte övgüler… Fakat çocuk bunları sahtekârlıkla söylemiyor. Zâten bir menfaat beklentisi de kalmamış. Samîmî görünüyor söylerken. 

O günden sonra da zaman zaman rastladığım olmuştur çocuğa. Her karşılaştığımızda elimi öpmeye davranır, yine kendisine yaptığım (o öyle söylüyor) iyilikleri heyecân ve sitâyişle anlatır. 

Bugün de öyle yaptı. “Siz benim gözümde öğretmen değildiniz. Bu başka bir şey. Ben iyi bir talebe değildim, hatta talebe bile sayılmazdım. Sizin o anlayışınız, benim haytalıklarımı görmezden gelmeniz, güler yüz göstermeniz…” (Burada kesmeliyim)

İnsan duygulanıyor. Ben vermemişim ama o almış. 

Burada muallimlik hislerimden bir kısmını açayım: 

Düz olarak bakıldığında hoca kurtaran, talebe kurtarılan görünür. Oysa ben talebelerimi benim kurtardığım değil beni kurtaracak kişiler olarak hayâl ederdim. Nasıl? Şöyle: Ölmüşüz. Mîzân kurulmuş. Benim günahlarım ağır basıyor ve zebânîler beni cehenneme doğru sürüklemeye başlıyor. O anda etrâftan nidâlar yükseliyor: “Ya Rabbi, onu cehennemine atma! Dünyâda o bizim hocamızdı, şu şu iyilikleri, hakîkatleri bize o anlatmıştı, sevdirmişti…” Bunlar benim talebelerim oluyor. Talebelerimin kalbine din-îmân, vatan-millet sevgisi koymaya çalışırken hayâlim bu olurdu. Talebelerimin birçoğu ile irtibâtımız devâm eder. Onlar kendilerini benim kurtardığımı düşünüyor olabilir. Oysa ben onların beni kurtarmasını ümît ettim hep. Hâlâ kurtuluş ümîdim talebelerimdir. 

Nurettin Topçu ne diyor?

“Kurtulmak için kurtarıcı olmaktan başka çâre yoktur.”

Bugün o talebem bunları düşündürdü bana. 

 

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

İ Tuncer.

Keşke bütün muallimlerimiz aynı şuurda olsa.
  • Yanıtla

Yusuf Karadal

Gerçek bir hayat hikayesi olan yazınızdan alacağımız bir çok ders var. Hayata dokunuş bu olsa gerek. "Hayat boyu öğrenme"ye muhtacız.
  • Yanıtla

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı

Yaay İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23