Eğitim derin yaramız
İnsan, “ünsiyet” kurabilen, farklı hâllere, çevrelere ve insanlara alışabilen, uyum sağlayabilen bir varlık. Bu husûsiyetler onun “eğitilebilir, öğretilebilir” olduğunun da delîlidir.
Hayvanların bile yavrularını hayâta hazırlamak için belli bir eğitim-öğretime tâbi tuttuğu ortadayken insanın bu yolla yüceltilmemesi düşünülemez. Ama hayvanların eğitimi-öğretimi çok kısa sürmekte ve sâdece maddî bir hayâtı idâme hedefiyle mahdut kalmaktadır. Oysa insan Cenâb-ı Hakk’ın kendine muhâtap aldığı ve kıldığı bir varlık olarak sâdece maddî hayâtını idâme ettirecek bir bilgi ve beceri ile yetinemez. O, sâir varlıklar arasında Allah’ın halîfesidir ve fıtraten bu şerefine müvâfık birçok kuvvet ve kâbiliyetle mücehhez yaratılmıştır. Bu kuvvet ve kâbiliyetlerin hepsinin üzerine tâlim ve terbiyenin terden ışığı düşürülmeli ve bunlar en yüksek seviyeye çıkarılmalıdır. Doğarken bilkuvve sâhip olduğumuz güç ve kâbiliyetler tâlim ve terbiye ile fiil hâline gelecektir.
İnsanın sâhip olduğu en mühim kuvvet “akıl”dır. İnsan kendini, dünyâyı, kâinâtı ve yaratıcısını bu kuvvet ile anlayıp kavrayabilecektir. İnsan akıl sâyesinde ilâhî hitâba muhâtap olabilmiştir. Nitekim aklı olmayanın dîni de yoktur. Allah, aklı olmayanı mes’ûl tutmuyor. Bütün mükellefiyetlerimizin ve diğer varlıklar arasındaki şerefimizin kaynağı bu kuvvetimizdir. Aklımız olmasaydı hayvan ve bitkiden bir farkımız kalmayacaktı. Ama bu büyük güç insanı Allah’a îmân kapısına götürüp bırakamazsa bir felâkete dönüşecektir. Nitekim “Ahlâksız ilim felâkettir.” Bugün insanlığın başının belâsı başka bir şey değildir: Îmâna ulaşamamış akıl… Zincirlerinden boşanmış bir canavar… Kendine hudut çizemeyen devâsâ bir güç… Bugün insanlık adına nelerden ürperiyorsanız bu başıboş kuvvetin eseridir. Dünyâyı kaplayıp fezâya uzanan dijital imparatorluk ve nefesleri bile kontrol altında tutan internet ağı… Bu ağın içinde çalkalanan ahlâksızlık seli… İnsaf ve vicdan sâhibi, insanlıktan bir miktar nasîbi kalmış herkesi hafakanlara boğan bir çılgınlık çağı… Bu îmân yoksunu, yaratıcısından kopmuş aklın ürünü.
Bunu biz istemedik. Yaklaşık üç yüz yıllık maddeci Batı hâkimiyeti bizi böylesi bir çöle getirip bıraktı. İnsanlık Batı’nın ufkunu gördü ama pek acı gördü. Henüz acıyı bile tam hissetmiyor. Karıncalanmalar var zihninde ve kalbinde. Ama böyle giderse ciğerinde duyacak acıyı. Batının buna karşı bir çâresi de yok. Kendini tüketen fiilleri daha da ileri götürerek insanları uyutmak ve uyuşturmaktan başka yapabildiği bir şey yok. Yani tükenmişliğin çaresi daha çok tükenmek…
Hâlbuki tâlim ve terbiye (eğitim) aklı insanlığın faydasına kılmak içindi. Onu îmân, vicdan, adâlet ölçüleri ve beşer hudutları içinde vüs’atinin en üstüne çıkarmaktı. Böylece akıl insanlığın çölü değil ona saadetler bahşeden gölü, hatta denizi olacaktı.
Tâlim ve terbiye ilk insanla başlamıştır. Allah, Hz. Âdem’e isimleri öğretmiştir. Bu, Allah’ın insanlara öğretmesidir. Hz. Âdem de çocuklarına Allah’tan öğrendiklerini öğretmiştir. Bu da insanın insana öğretmesidir. İnsan, öğrenmek ve öğretmekle insanlık şerefine erişmektedir. Bu yüzden bütün peygamberler bir muallim (eğitici, hoca) olarak gönderilmiştir. Efendimiz de “Allah beni sıkıntı verip zorlaştırıcı olarak göndermedi. Beni ancak kolaylaştırıcı bir muallim/ öğretmen olarak gönderdi.” (Müslim, Talâk, 29) buyurmaktadır. Şu halde tâlim ve terbiyenin en mühim unsûru muallim/hocadır. Peygamberlerin husûsiyetleri muallimlerin de husûsiyetleri olmalıdır: Îmân, ilim, ihlâs, ahlâk, eminlik, adâlet ve söylediğini yaşamak… İşte eğitimde bir türlü “iyi insan-kalp insanı” yetiştirememenin kökündeki problem budur: Mü’min, bilgili, ihlâslı, ahlâklı, emîn, âdil ve söylediğini yaşayan hoca yokluğu veya azlığı… Artık peygamber gelmeyeceğine göre Peygamber izince giden muallim yetiştirmeli. Bunu yapamazsak fecî netîceyi ihtâr eden hiçbir söz felâket tellallığı sayılmayacaktır. Tâlim ve terbiyede kat’î kâide şudur: Hocada ne varsa talebede de o vardır.
Batı hâkimiyetinin eseri modernizmin dünyâya yaydığı zihniyet ve hayat tarzı nefse âittir. Bu zihniyet ve hayat tarzının eğitim anlayışı da elbette köküne sıkı sıkıya bağlı olacaktır. Bu zihniyetin âhireti yoktur. Dünyâya saplanmış/çakılmış bir zihniyet ve hayat tarzıdır bu. Dolayısıyla bu zihniyet yeni nesillere âhireti unutturmuş ve dünyâyı yaşanacak tek yer olarak dikte ettirmiştir. Zevkler burada, güç burada, cennet burada… Âhireti olmayan bir nesil ancak canavar olur. İnsanlığın ve kendinin canavarı… İnsanın fıtratını çöpe atan bir eğitim çarkıdır bu. Yeni nesillere âhireti hatırlatan bir eğitim sistemi kuramazsak sonumuz iyi değil. Fıtrata muvâfık eğitim, âhiret korku ve ümîdiyle atbaşı yürüyen bir eğitimdir.
İnsan tâlim ve terbiyeye yatkın bir varlıktır. Tâlim ve terbiyenin mâhiyetine göre yükselmeye ve alçalmaya da yatkın bir varlık… İş odur ki bütün kuvve ve imkânlarımızı yükseltmeye hasredelim.
Kur’ân-ı Kerîm’de birçok âyette öğrenmek-öğretmekten söz edilir. Meselâ,
“Andolsun ki Allah, müminlere kendilerinden, onlara kendi âyetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitab ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler.” (Âli İmrân, 164)
“Kendilerinden…” Bu çok mühim. “Arındıran, kitap ve hikmeti öğreten…” Bu da çok mühim. Bu muallimler ne yapmış? “Daha önceki apaçık sapıklıklardan kurtarmış.” İşte bu muallimleri göndermek Allah’ın büyük lütfudur.
Tâlim, terbiye (eğitim) bu lütfa sâdık ve lâyık olmalıdır. Kurtuluşumuz buna bağlıdır.
Kur’an’da öğretme kavramı için bakınız: http://kurandaegitim.com/2016/11/11/kuranda-ogretme-kavrami/







