Dağdan inerseniz…
İnsanın yaşadığı çevre, karakterine büyük ölçüde tesîr eder. Sert, soğuk memleketlerin insanı ile ılıman memleketlerin insanı aynı değildir. İnsan yaşadığı coğrafyanın çocuğudur. İklîm, yediğimiz-içtiğimiz, âilemiz, köyümüz, milletimiz… Bizi tuğla tuğla inşâ eder.
Hacc’a gidip gelenler anlatırlar: Mekke ile Medîne insanı tamâmen farklı karakterdedir. Mekkeliler umûmiyetle sert ve haşindirler. Medîneliler ise halîm-selîm, yumuşak, anlayışlı insanlardır. Demek ki coğrafya ile huylarımız arasında büyük bir irtibât var.
M. Asım Köksal merhûmun Türkiye Diyânet Vakfı yayını Peygamberler Tarihi’ni* okurken yukarıda bahsettiğim mevzû ile alâkalı dikkat çekici bilgilere rastladım:
Âdem Aleyhisselâm, vefâtından on bir gün önce oğullarından Şis (Kitapta böyle geçiyor) Aleyhisselâmı yerine halîfe bıraktı. (s. 68)
Şis Aleyhisselâmın yurdu, dağın başında; Kâbil oğullarının yurdu ise vadinin altında idi.
(Kâbil’in, kardeşini öldürerek ilk kâtil olduğu mâlûmdur)
Âdem Aleyhisselâm; Kâbil oğullarının zina ve içkiye düştüklerini, bozulduklarını görünce de, Şis Aleyhisselâm’ın oğullarına da Kâbil oğulları ile evlilik bağlantısı kurmamalarını tavsiye etti. (s. 68)
Şis Aleyhisselâm; Allâh’ı takdîs ve tenzîhden geri durmaz, kavmına da Allah’ın buyruklarını yerine getirmemekten sakınmalarını, Allah’ı her türlü noksan, eksik sıfatlardan uzak tutmalarını ve dâima iyi işler işlemelerini emrederdi.
Bunun için, Şis oğulları ve kadınları arasında ne düşmanlık, ne kıskançlık olur, ne kin tutulur, ne suçlama yapılır, ne yalan söylenir, ne de boş yere yemin edilirdi.
Şis Aleyhisselâm vefâtı yaklaşınca yerine oğlu Enuş’u bıraktı. Ona oturdukları mukaddes dağdan inmemeleri, çocuklarının da oradan inmelerine engel olmaları ve lânetlenmiş Kâbil’in çocukları ile düşüp kalkmamaları hakkında da Hâbil’in kanı üzerine and verdi. (s. 69)
Enuş, vefat edeceği sırada bütün oğulları için Bereket duası yaptı. Onları, oturdukları mukaddes dağlarından aşağıya inmekten ve içlerinden hiçbir kimsenin lânetlenmiş Kabil’in oğulları ile düşüp kalkmasına meydan vermekten nehyetti. Oğlu Keynan’ı yerine bıraktı. (s. 70)
Keynan, vefat edeceği sırada, oğulları için Bereket duası yaptı.
Aralarından hiç kimsenin oturdukları mukaddes dağdan lânetlenmiş Kabil oğullarının yanına inmemeleri için onlara Hâbil’in kanı üzerine and verdi. Yerine oğlu Mehlail’i bıraktı. (s. 71)
Kâbil oğullarında öteden beri içki, zina düşkünlüğü, hayâsızlık ve ateşe tapmak gibi türlü kötülükler vardı. Çeşit çeşit çalgı âletleri de edinmişlerdi.
Kadın, erkek, genç, ihtiyar, sık sık toplanıp davul, düdük, zurna, def çalarlar, güler, oynarlar, nâra atarlardı. Hattâ, onların seslerini, dağda oturan Şis oğullarından bazıları duyarlardı.
Onların bu meclislerine gençlerinden ziyade yaşlılar düşkündüler. Günah olan her kötülüğü işlemekte birleşmişlerdi. Zaman uzayınca Şis oğulları da aralarında gereğini titizlikle yerine getiregeldikleri ahd ve misaklarını bozdular.
İçlerinden yüz erkek oturdukları mukaddes dağlarından inip amuca oğullarının ne yaptıklarını görmek istediler.
Yerd b. Mihlail bunu haber alınca hemen yanlarına vardı. Onlara “Allah aşkına yapmayınız!” dedi. Atalarının bu husustaki vasiyetini ve kendilerinin Hâbil’in kanı üzerine yaptıkları andı hatırlattı. Kendilerine va’z ve nasihatta bulundu ise de dinlemediler.
Oğlu Uhnuh (İdris Aleyhisselâm) ayağa kalkıp:
“İyi biliniz ki içinizden kim babamız Yerd’i dinlemeyerek dağımızdan inerse biz de onun bir daha dağımıza çıkmasına meydan vermeyiz!” dedi.
Fakat onlar dinlemediler, dağdan Kabil oğullarının yanına indiler.
Kabil oğullarının kadınları Şis oğullarını yanlarında tutup bırakmadılar.
Şis oğullarından yüz kişi daha kardeşlerimiz ne yapıyorlar diyerek dağdan onların yanına indiler. Onları da Kabil oğullarının kadınları tutup bırakmadılar.
Daha sonra bütün Şis oğulları dağdan onların yanına indiler.
Azgınlık ve onlarla evlilik yapıldı, birbirlerine karıştılar. Kabil oğulları yeryüzünü dolduracak kadar çoğaldılar. Fakat Tufan’da hepsi boğulup yok oldular. Yerd b. Mihlail, vefat edeceği sırada oğulları için Bereket duası yaptı. Onları oturdukları mukaddes dağdan aşağıya inmekten nehy etti.
“Siz, herhalde er geç aşağı yere ineceksinizdir.” (s. 71-72)
En son inenin Hz. Adem’in tabutunu yeryüzünün ortasına yerleştirmesini vasiyet eder.
Bu bilgilerde insanın kişiliğini belirleyen üç unsûr öne çıkıyor:
1- Coğrafya, mekân. 2- Birlikte yaşadığımız insanlar. 3- Bilhâssa kadın unsûru.
Yukarıda da söylediğimiz gibi yaşadığımız mekânın karakterimiz üzerinde büyük tesîri var. Allah tarafından Kâbe ve çevresinin mukaddes kılınması, buraya kâfirlerin girmesinin yasak olması dikkat çekicidir.
Çevremizdeki insanlar da karakterimizin teşekkülünde çok mühimdir. “Kişi dostunun dîni üzeredir. Öyleyse her biriniz, kiminle dostluk kuracağına dikkat etsin” hadîsi tam olarak bunu anlatmaktadır. Kötülerle düşüp kalkana kötülük bulaşır.
Orhun Kitâbeleri’nde Bilge Kağan’ın “Türk milleti, Ötüken ormanından ayrılma, Ötüken ormanından ayrılırsan öleceksin” îkâzını yapması da enteresan bir benzerlik arz etmektedir.
Gerçekten dağlık yerlerde yaşayan insanların ekseriyet îtibâriyle daha dindâr, daha mazbût oldukları da bir hakîkattir.
Son olarak: Maalesef bütün dünyânın dağdan indiği bir devir yaşıyoruz. Tekrâr dağa çıkabilir miyiz, zaman gösterecek. Arzû edenler ve kısmî bir gayret içinde olanlar var ama…
*M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Diyânet Vakfı Yayını, 2005, İstanbul, Yeni Şafak Gazetesi hediyesi.







