Çocuklar ve inkılâp
Her nesil, önceki neslin, hattâ önceki nesillerin eseridir. Hepimizde anne-babamızın, birlikte yaşama imkânı bulduğumuz nine ve dedelerimizin izleri vardır. Elbette çocuklarımızda da bizim izlerimiz… “Ve bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız (sizin için) ancak birer imtihandır, büyük mükâfât ise ancak Allah katındadır.” (Enfâl, 28) Acabâ bu imtihânı başarıyla verebildik mi, âhiret yurdunda bize çocuklarımızdan suâl edildiğinde gönül rahatlığı ile cevâp verebilecek miyiz?
Kendimiz bile çocuklarımızdan bin bir şikâyet ederken onlar hakkında sorulacak âhiret suâllerine nasıl rahatça cevap verebileceğiz? Evet, evlât yetiştirme bakımından târîhin en zor devrine rast geldik. Çocuklarımızı biz değil bir şeytan imparatorluğu hâline gelmiş internet ve sosyal medya yetiştiriyor artık. Ebeveynlerin çocuk üzerinde tesîrinin bu kadar azaldığı bir zaman yaşanmamıştır. Öz yavrularımız elimizden, yâni dînimiz, îmânımız, kimliğimiz, millî-mânevî değerlerimizden kayıp gidiyor da biz yüzme bilmeyen bir baba gibi onun boğuluşunu çırpınarak çâresiz seyrediyoruz sâdece. Bu felâket karşısında ancak hücrelerine kadar millî-İslâmî bir maârif sistemi ile durulabilirdi. Ama üzerimizden bir inkılâplar serisi geçti ve eğitim sistemimiz tamâmen yabancı, materyalist, seküler, âhiretsiz bir zihniyetin ablukası altında debeleniyor. Bu hâliyle eğitim sistemimiz, çocuklarımızı elimizden alan sosyal medyanın yolunu açmaya hizmet edebilir. Yâni bu kapıdan henüz bir ümit ışığı görünmüyor.
Evet, şartlar çok kötü ama bilhâssa ahlâkî bakımdan çocuklarımız bizim şahsımızda iyi bir örnek görebildiler mi? Yoksa onlara “hayât tecrübesi” diyerek binbir türlü hîleyi, riyâyı, kibri, kîni, sahtekârlığı, yalan-dolanı, menfaatperestliği mi öğrettik? Böyle yapmadıysak kendimizin bile müştekî olduğu bu manzara nereden çıktı? Biz büyükler çocuklarımıza ahlâkın ve dolayısıyla cennetin yolunu gösterecekken tersini mi yaptık yoksa? Nurettin Topçu merhûmun ilk okuduğumda beni ağlatan yazısının tam yeridir. Kısacık ama bizi mes’ûliyet duyguları içinde kıvrandıracak bir yazı. Yazı 1962’de yayınlanmış. O zamanlar sosyal medyanın s’si yoktu. Demek ki yara derindir ve suçu sosyal medyaya yıkıp kurtulunacak gibi değildir.
ÇOCUKLAR
Biz günahkârız; meyvası nûr olacak ruh tarlasını harâbe yaptık. Biz çocuklarımıza zulmettik; ezel bezminde yaşanan hayatın rüyâsını yeryüzüne indiren yavrularımızın getirdiği ilâhî emânete değer vermedik. Onu kendi rüyâsının âleminde elinden tutup adım adım yürüterek hakîkatin mihrâbına ulaştıracaktık. Çocuk dediğimiz melek varlıkta samîmiyet, sevgi, ümit… Bunların hepsi vardı. Biz onun rûhundaki bu ilâhî tohumları, cennet kapılarını aydınlatacak olan nurları inkişâf ettirecekken, onu kendi dünyasından çekip ayırdık. Kendi zevk, menfaat, riyâ ve zulüm zindanımıza soktuk. Ondaki ruh cevherinin, daldığı rüyâ içindeki Allah’a götürücü olgunlaşmayı yalanladık. Yerine kaba maddenin (nefsin, tenin) dürtmeleriyle kımıldanan kirli iskeletin bütün isteklerini doldurduk.
Biz suçluyuz; îman aşkıyla dolup taşan mâsum kalpleri zehirledik. Aşk ihtiyâcıyla yanan gönülleri kararttık. Peygamber’in gösterdiği yolun remz olduğu itaati isyâna tebdîl ettik. Çocuklarımızın gözlerinde parlayan teslîmiyet sevgisini öldürdük; yerine hoyrat saldırışları koyduk. Bir “büyük gün” gelince bize mutlaka sorulacak: Gözlerinde îman, gözyaşında Allah görünen yavruya nasıl kıydık? Bizden, kalbine yapılacak kuvvet aşısı, hakîkat rüyâsına tutulacak ışık isteyen, temiz rûhundaki himâye ihtiyâcıyla bize sığınan Allah kuzusunu nasıl boğazladık? Onlar bizimdir de onun için değil mi? Acaba bizim olacaklar mı? Acaba bin bir zehirle zehirlediğimiz, yalanı, fitneyi, hırsı ve kîni öğrettiğimiz, elimizin ve dilimizin her kımıldanışıyle ruhlarına zulmü aşıladığımız çocuklarımız gerçekten bizim olacaklar mı? Onlar, cennet yolunu arayan o mâsum yürüyüşleriyle dünyamızda dolaşırlarken, biz, onları arkadan vuran kahpe eller gibi takip ettikten sonra, onlar, yarının îmanlı ve temiz neslini meydana getirecekler midir? Mezarımızda dolaşacak ayaklar, acaba Allah’ın emâneti olan o melek adımlar mı olacak? Yoksa, yoksa?...
Çocuk denen ve nüsha-i kübrâ olan bu ilâhî cevherden bin bir hayvanın hırslarıyla yüklü çehreler çıkarmak hüner mi, inkılâp mı, nedir dersiniz?... (Şûle, sayı: 4, Ekim 1962; Var Olmak, s. 97)
Bütün bunlara rağmen yine de az da olsa namaz kılan, dini ilimlerle meşgûl olan, hâfızlık çalışan, dînini yaşamayı dert edinen… gençleri de görüyoruz. Demek ki bu çok nâmüsait şartlarda bile bunu başarabilen anne-babalar var. Ellerini öpelim ve onlardan ders alalım. Bütün kabâhati sosyal medyaya yıkıp vicdânımıza rüşvetler vermeyelim.
İşin özü önce kendimizde kökleşmiş bir şuûr ve samîmiyet olmalıdır. Samîmiyetin tesîr etmeyeceği bir kalp olamaz.