• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Ahmet Tâlib Çelen
Ahmet Tâlib Çelen
TÜM YAZILARI

Büyük Türkçe, Safahât Türkçesi

03 Temmuz 2023
A


Ahmet Tâlib Çelen İletişim:

Zengin, hâtıralı ve mûsikîli büyük Türkçemizi yeniden tedâvüle sokmak, yeni nesilleri hem kendi mâzîsine bağlamak ve hem bu büyük imkândan istifâde ettirmek için bir ders teklîfinde bulunmuştum: Kelime Hazînemiz. Bu derste İstiklâl Marşı şâirimiz Mehmed Âkif Ersoy’un Safahât adlı eserinin kelime hazînesi ilkokuldan başlanarak lise sonuna kadar zordan kolaya, henüz unutulmamıştan özellikle unutturulan kelimelere doğru iyi bir plânlama ile yeni nesillere kazandırılsın demiştik. Öyle ki, lise mezûnu her gencimiz Safahât’ta parmağınızı koyduğunuz her kelimenin mânâsını bilsin ve gerektiği takdîrde de günlük hayâtında kullansın. Bilinen kelime mutlakâ bir şekilde kullanılacak demektir zâten. 

Mehmed Âkif deyince, Safahât deyince çağlar öncesi bir şahsiyetten ve eserden bahsetmişiz gibi tepki vereceklerin olduğunu biliyoruz. Ama öyle değil. Mehmed Âkif halktan kopuk bir insan değildi. İstanbul’un en fakîr semtlerini, oralarda yaşanan hayâtı ve bu hayât içinde akan dili çok iyi bilir ve arûz vezninin zorluğuna rağmen, bu zorluğu ortadan kaldıran kaabiliyeti ile bu Türkçeyi çok başarılı bir şekilde eserlerinde kullanırdı. Dolayısıyla onun ilkokuldan lise sona kadar rahatlıkla okutulabilecek şiirleri vardır. Arada o günlerin esintisi olan, bugün unutturulmuş kelimeler de vardır ama azdır. Bunları da öğrettiğimiz zaman yeni nesiller için bile apaydınlık bir dille muhâtap oluruz. Bugün Mehmed Âkif’in bir şiirini misâl vermek istiyorum. Şiir içindeki “unutturulmuş” kelimelerin olduğu kısımları atlayıp sanki bugün söylenmiş gibi sâde olan kısımlarını göstereceğim. Okununca Safahat’ın ilkokuldan lise sona kadar okutulabilmesinin ve kelime hazinesinin yeni nesillere kazandırılmasının boş bir hayâl olmadığı anlaşılacaktır ümidindeyim.

KÜFE

Beş - on gün oldu ki, mu’tâda inkıyâd ile ben

Sabahleyin çıkıvermiştim, evden erkenden.

Bizim mahalle de İstanbul’un kenarı demek:

Sokaklarında gezilmez ki yüzme bilmeyerek!

Adım başında derin bir buhayre dalgalanır

Sular karardı mı, artık gelen gelir dayanır!

Bir elde olmalı kandil, bir elde iskandil,

Selâmetin yolu insan için bu, başka değil!

Elimde bir koca değnek, onunla yoklayarak,

Önüm adaysa basıp, yok, denizse atlayarak,

- Ayakta durmaya elbirliğiyle gayret eden,

O sâl-hûrde, harab evlerin saçaklarına,

Sığınmış öyle giderken, hemen ayaklarına

Delilimin koca bir şey takıldı... Baktım ki:

Genişçe bir küfe yatmakta, hem epey eski.

Bu bir hamal küfesiymiş... Aceb kimin?

Derken; On üç yaşında kadar bir çocuk gelip öteden,

Gerildi, tekmeyi indirdi öyle bir küfeye:

Tekermeker küfe bitâb düştü ta öteye.

- Benim babam senin altında öldü, sen hâlâ

Kurumla yat sokağın ortasında böyle daha!

O anda karşıki evden bir orta yaşlı kadın

Göründü:

-Oh benim oğlum, gel etme kırma sakın!

Ne istedin küfeden, yavrum?

Ağzı yok dili yok,

Baban sekiz sene kullandı...

Hem de derdi ki:

“Çok uğurlu bir küfedir, kalmadım hemen yüksüz...”

Baban gidince demek kaldı, adetâ öksüz!

Onunla besleyeceksin ananla kardeşini.

Bebek misin daha öğrenmedin mi sen işini?

Dedim ki ben de:

- Ayol dinle annenin sözünü!

Fakat çocuk bana haykırdı, ekşitip yüzünü:

- Sakallı, yok mu işin.

Git cehennem ol şuradan?

Ne dırlanıp duruyorsun sabahleyin oradan?

Benim içim yanıyor: Dağ kadar babam gitti...

- Baban yerinde adamdan ne istedin şimdi?

Adamcağız sana, bak hâl dilince söylerken...

- Bırak hanım, o çocuktur, kusura bakmam ben...

(Devamı bir sonraki yazıya gelsin)

Birkaç unutturulmuş kelime:

Mu’tâd: Alışılmış. 

İnkıyâd: Boyun eğmek, uymak. 

Buhayre: Kapalı ve küçük deniz, göl.

İskandil: Suyun derinliğini ölçen alet. 

Salhurde: Kocamış, çok yaşlı.

Delîl: (Burada) yol gösteren, rehber.

Küfe: Meyve, sebze vb. taşımaya yarayan, ağaç dallarından örülmüş büyük, kaba sepet.

Şu Türkçenin temizliğine, kıvraklığına bakınız. Sanki pencereden pencereye konuşan insanların, sokaklarda koşuşan, oynayan çocukların Türkçesini dinliyoruz. O kadar tabiî, yapmacıksız, samîmî… Bizim Türkçemiz… Bu kadar kelime arasında 7 kelimenin mânâsını öğretince şiir sapsâde bir hikâye olarak önümüzde duruyor. 

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

Zafer Çağlar

Türkçe ancak ve ancak kendi olağanüstü düzeni ile görkemli bir dil haline gelebilir. Arapça, Farsça, Fransızca, İngilizce, İtalyanca sözleri Türkçeye doldurarak kavram kısırlaşmasından başka bir şey yapamazsınız bu dilde... İşin ÖZÜ, ÖZTÜRKÇE; Türkçeyi kendi kaynaklarına göre arındırma, ÖZLEŞTİRME (kendine döndürme) çalışmasıdır. ÖZGÜN örnekler verelim konu ÖZETLENSİN. hür değil; ÖZGÜR otonom değil; ÖZERK itina değil; ÖZEN spesiyal değil; ÖZEL orijinal değil; ÖZGÜN hülasa değil; ÖZET subje değil; ÖZNE heves için; ÖZENÇ imrenme, istek anlamı da var. bir türe ait olan, bir türe ilgili olan 'spesifik'; ÖZGÜL her türlü nitelik yönünden eş, eşit, benzer olan, aynı; ÖZDEŞ otokritik değil; ÖZELEŞTİRİ itimat-ı nefs, self confidence değil; ÖZGÜVEN timus değil; ÖZDEN subjektif değil; ÖZNEL hasret yerine özlemekten ÖZLEM diyoruz artık. yoğurt, un gibi koyu şeyleri suyla inceltmek, sulandırmaya ÖZEMEK diyoruz. Rafine etmenin Türkçesi... yükümlülerin veya vergi sorumlularının vergi durumları bakımından, kendilerince açık olmayan ve tereddüt ettikleri konular hakkında yazılı olarak açıklama talebinde bulunmaları üzerine, yetkili makamlarca kendilerine verilen yazılı görüşe ÖZELGE diyoruz. geçmişe duyulan özlem, geçmiş bir çağa, geçmişteki yaşama duyulan aşırı sevgi ve özlem için ''nostalji'' değil; ÖZLENCE diyebiliriz örneğin... kişinin, beğendiği şeye benzeme özenci ve çabası ya da beğendiği bir duruma ulaşma özencine ÖZENTİ diyoruz... bir kimsede bir şeyi yapma isteği uyandırma işine ÖZENDİRMEK diyoruz... amatör de neymiş bunun Türkçesi ÖZENCİ-ÖZENGEN gibi bir sözümüz var artık. bir ülkü, bir erek uğruna ya da gerçekleştirilmesi istenen herhangi bir şey için kendi yararlarından vazgeçme erdemine ne diyoruz; ÖZVERİ diyoruz. kişinin diğer insanlara karşı duyduğu yeterli ve etkin olma duygusuna ÖZBENLİK diyoruz. bir cismin 1 santimetre küp oylumundaki parçasının ağırlığına ÖZGÜL AĞIRLIK diyoruz. Kısacası terimlerimiz var. (kamu malını) özel kuruluşlara ya da kişilere satarak kamu iyeliğinden çıkarma işine ÖZELLEŞTİRME diyoruz. itinaya ÖZEN demiştik. Doğal olarak; baştan savma, gelişigüzel yapılan, hiç özen gösterilmeyen (iş). kişiye de ÖZENSİZ diyoruz. kendi yararından çok başkalarını düşünen, başkalarına yararlı olmaya çalışan, başkalarının iyiliği için elinden geleni esirgemeyen kimseye ne diyoruz ÖZGECİL diyoruz. bir konu üzerine en çok bilinmesi gereken şeyi birkaç sözcükle ve çarpıcı bir biçimde anlatan, kimin söylediği genellikle bilinen özlü söze ne diyoruz ÖZDEYİŞ diyoruz. bir nesnenin, bir bireyin ya da topluluğun kendine özgü olan, onu başkalarından ayıran temel belirti, onun davranışlarını belirleyen ana özelliğe ÖZYAPI (karakter) diyoruz. özlemle bekleyen, özlemi olan, özleyen kimse için 'özlem' kavramının sonuna katacağımız bir ekle ne diyoruz? ÖZLEMLİ diyoruz. özlemek eylemine konu olmak, kendisine özlem duyulmak durumuna ne diyoruz ÖZLENME diyoruz. özlemek eylemini yaptırmak, özlemesini ya da özlenmesini sağlamak, buna yol açmak durumuna da ÖZLETME diyoruz. Bakınız aynı sözcükte ufak bir yapım eki hareketinde değişen anlama... sevgisi kendine yönelmiş kimse için ne diyoruz artık ÖZSEVER, ''narsisist'' yok artık. başka sözlerde var bilmiyoruz örneğin; mütekabiliyet yerine ÖZERELİK diyebilmeliyiz. Sadık-Vefa kavramlarını karşılayan olağanüstü Türkçe bir sözümüz var örneğin, ÖZKEY-ÖZKEYLİK İldeniz TURAN Hocamızın bu sözler üzerine uzun bir yazısı var. (bir şeyi ya da bir yeri) yalnız belli bir şeye ya da kimseye ayırmak anlamında kullanacağımız ÖZGÜLEMEK gibi pırıl pırıl bir sözümüz varken ''tahsis etmek'' de ne imiş... neden 'metabolizma' ÖZÜŞTÜRGEN denemez miydi? dışarıdan aldığı besinleri değişikliğe uğratarak yeni bir bileşimle, gövdenin gereksinim duyduğu maddeler durumuna getirmek işine ne diyoruz ÖZÜMLEMEK diyoruz. şimdilerde otomatik yerine ÖZDEVİNGEN, otomasyon yerine ÖZGÜDÜM diyenler var... daha önemli bir amaca erişebilmek için kişinin tepkilerini, davranışlarını ya da başka amaca yönelme eğilimini denetleyip sınırlaması, kendi kendini denetleme işine ÖZDENETİM diyoruz artık... bu öz-ler'in bitesi yok, Türkçe için ÖZGÜNLÜĞÜN sınırı yok! ÖZMEN; samimi, dürüst ÖZMÜR; ergen ÖZÜL; esas, temel ÖZÜM; ego ÖZÜMCÜL; bencil-egoist ÖZGEN; enzim (Tepkiten) de enzim için güzel bir karşılıktır. ÖZGER; samimi (Türkiye Türkçesinde; özden, içten diyoruz) ÖZER; Dürüst ve güvenilir er kişi. ÖZGERİŞ; bir şeyin ana yapısını değiştirmek-tebdil etmek. ÖZEKİ; şifahi-ağızdan ÖZEK; merkez ÖZEKLENMEK; bir yerde toplanmak, derişmek, temerküz etmek. ÖZDEL; asil, ÖZBİR; asil ÖZBE; düzine, deste ÖZCÜM; tırpan (derleme sözlüğü) ÖZDÖĞÜN; bağ, ilinti (ds) Türkçe böyle bir dil işte kendine ÖZGÜ, kendinden ÖZGÜN, kendine ÖZEL... Evet Türkçe ÖZGÜR bir dildir. ÖZGÜRLÜK bu dilin ÖZÜNDEN gelir.... O halde; ÖZGE dilin gideri çok, ÖZGE dilin gereği yok! Özge: başka, el, yabancı

Zafer Çağlar

Sayın Muallim; bakınız bunun Türkçesi ÖĞRETMEN'dir. Neden bir başka dilin sözlerinin kakavanlığını bizlere dayatmak istiyorsunuz. Arapçadan bozuntu, uydurma ''ehemmiyet'' demişsiniz, bu söz de Türkçe değildir. Büyük ve görkemki dilimiz bu sözcük için ÖNEMEK eyleminden; ÖNEM gibi olağanüstü bir sözü dile kazandırmıştır. ÖNEM gelince ayrıntılı anlamlar içeren; ÖNEM, ÖNEMSE, ÖNEMSEYİŞ, ÖNEMSEME, ÖNEMSEMEK, ÖNEMSİZ, ÖNEMSİZLİK, ÖNEMSEMEZ, ÖNEMSEMEZLİK, ÖNEMSET, ÖNEMSETİŞ, ÖNESETMEK, ÖNEMSENMEK, ÖNEMSEL, ÖNEMSELLİK, ÖNEMSİZCE, ÖNEMLİCE... gibi bir nice sözü dilimiz kazanmıştır. Arapça sözler bu dilde kelime kısırlaşmasına yol açıyor. Sözcüğün kökü Türkçe olmadığı için yeni kavramlar oluşmuyor. Türkçede ekleri ile kökleri ile başka kavramlarla anlamlar zincirinde yeri olan sözlerin içine birer ayrık otu gibi karışıyor. Yalnızca HAKİM sözü Türkçede; EGEMEN, YARGIÇ, ÜSTÜN, ÜSTÜNLÜK, DORUK, BASKIN, BAŞTA GELEN, BAŞTA OLAN, BASKIN ÇIKAN, BAŞAT gibi birbirinden güzel Türkçe kavramlar içeren sözler yerine kullanılıyor. Sizin anlamadığınız durum budur işte... Arapça ''gurup'' değil; TÜRKÇE: GÜNBATIMI AYBATIMI GÜNEŞ'İN BATIŞI BATIŞ BATI (yön) Gibi sözler dururken neden Arapçanın sölpük, kırpık ve uydurma sözleri ile Türkçenin yapısı bozuluyor. Bozulmak isteniliyor. ASIL UYDURMA olan zaten Arapçanın mastar eklerinden bir takım sözlerinden salt kafiye olsun diye dilimizde uydurulan sözleridir. Bir Arapça FARK sözü ile bile ne kadar çok kavram bozumu yaşamış Türkçemiz... Arapça ''fark'ı'' fark edebiliyor musunuz? Hadi farkın farkındalığına bir bakalım. Birinci ''fark'' AYRIK İkinci ''fark'' AYRIM Üçüncü ''fark'' AYRIŞMA Dördüncü ''fark'' AYRILIK Beşinci ''fark'' DEĞİŞİK Altıncı ''fark'' SAYI ÜSTÜNLÜĞÜ (oyunda) Yedinci ''fark'' GERİDE BIRAKMAK (yarışlarda) Sekizinci ''fark'' ANLAMAK, SEZMEK, AYRIMINDA OLMAK Dokuzuncu ''fark'' BAŞKALAŞMAK Onuncu ''fark'' DEĞİŞMEK On birinci ''fark'' AYRIMSAMAK On ikinci ''fark'' ANLAŞILMAK On üçüncü ''fark'' SEZİLMEK On dördüncü ''fark'' ETKİSİZ, ÖNEMSİZ OLMAK, BİR ŞEY DEĞİŞTİRMEMEK... Bu kadar fark yemişken, Türkçe, farktan! Şimdi diyeceksin ki bana; "Arapça fark, Türkçeyi farklı kıldı". Anlıyorum seni, bence sen de farklısın! Kutlarım seni... Siz Türkçeye ''arz'' edince Türkçe bay mı oluyor? Bakalım bu örnekteki Arapça söz (arz) Türkçeyi bay kılmış mı? Anlayalım! 1. ARZ SUNMA ANLATMA BİLDİRME BİLGİLENDİRME 2. ARZ EN GENİŞLİK 3. ARZ YER YERYÜZÜ YERYUVARLAĞI
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23