Büyük Türkçe, Safahât Türkçesi
Zengin, hâtıralı ve mûsikîli büyük Türkçemizi yeniden tedâvüle sokmak, yeni nesilleri hem kendi mâzîsine bağlamak ve hem bu büyük imkândan istifâde ettirmek için bir ders teklîfinde bulunmuştum: Kelime Hazînemiz. Bu derste İstiklâl Marşı şâirimiz Mehmed Âkif Ersoy’un Safahât adlı eserinin kelime hazînesi ilkokuldan başlanarak lise sonuna kadar zordan kolaya, henüz unutulmamıştan özellikle unutturulan kelimelere doğru iyi bir plânlama ile yeni nesillere kazandırılsın demiştik. Öyle ki, lise mezûnu her gencimiz Safahât’ta parmağınızı koyduğunuz her kelimenin mânâsını bilsin ve gerektiği takdîrde de günlük hayâtında kullansın. Bilinen kelime mutlakâ bir şekilde kullanılacak demektir zâten.
Mehmed Âkif deyince, Safahât deyince çağlar öncesi bir şahsiyetten ve eserden bahsetmişiz gibi tepki vereceklerin olduğunu biliyoruz. Ama öyle değil. Mehmed Âkif halktan kopuk bir insan değildi. İstanbul’un en fakîr semtlerini, oralarda yaşanan hayâtı ve bu hayât içinde akan dili çok iyi bilir ve arûz vezninin zorluğuna rağmen, bu zorluğu ortadan kaldıran kaabiliyeti ile bu Türkçeyi çok başarılı bir şekilde eserlerinde kullanırdı. Dolayısıyla onun ilkokuldan lise sona kadar rahatlıkla okutulabilecek şiirleri vardır. Arada o günlerin esintisi olan, bugün unutturulmuş kelimeler de vardır ama azdır. Bunları da öğrettiğimiz zaman yeni nesiller için bile apaydınlık bir dille muhâtap oluruz. Bugün Mehmed Âkif’in bir şiirini misâl vermek istiyorum. Şiir içindeki “unutturulmuş” kelimelerin olduğu kısımları atlayıp sanki bugün söylenmiş gibi sâde olan kısımlarını göstereceğim. Okununca Safahat’ın ilkokuldan lise sona kadar okutulabilmesinin ve kelime hazinesinin yeni nesillere kazandırılmasının boş bir hayâl olmadığı anlaşılacaktır ümidindeyim.
KÜFE
Beş - on gün oldu ki, mu’tâda inkıyâd ile ben
Sabahleyin çıkıvermiştim, evden erkenden.
Bizim mahalle de İstanbul’un kenarı demek:
Sokaklarında gezilmez ki yüzme bilmeyerek!
Adım başında derin bir buhayre dalgalanır
Sular karardı mı, artık gelen gelir dayanır!
Bir elde olmalı kandil, bir elde iskandil,
Selâmetin yolu insan için bu, başka değil!
Elimde bir koca değnek, onunla yoklayarak,
Önüm adaysa basıp, yok, denizse atlayarak,
- Ayakta durmaya elbirliğiyle gayret eden,
…
O sâl-hûrde, harab evlerin saçaklarına,
Sığınmış öyle giderken, hemen ayaklarına
Delilimin koca bir şey takıldı... Baktım ki:
Genişçe bir küfe yatmakta, hem epey eski.
Bu bir hamal küfesiymiş... Aceb kimin?
Derken; On üç yaşında kadar bir çocuk gelip öteden,
Gerildi, tekmeyi indirdi öyle bir küfeye:
Tekermeker küfe bitâb düştü ta öteye.
- Benim babam senin altında öldü, sen hâlâ
Kurumla yat sokağın ortasında böyle daha!
O anda karşıki evden bir orta yaşlı kadın
Göründü:
-Oh benim oğlum, gel etme kırma sakın!
Ne istedin küfeden, yavrum?
Ağzı yok dili yok,
Baban sekiz sene kullandı...
Hem de derdi ki:
“Çok uğurlu bir küfedir, kalmadım hemen yüksüz...”
Baban gidince demek kaldı, adetâ öksüz!
Onunla besleyeceksin ananla kardeşini.
Bebek misin daha öğrenmedin mi sen işini?
Dedim ki ben de:
- Ayol dinle annenin sözünü!
Fakat çocuk bana haykırdı, ekşitip yüzünü:
- Sakallı, yok mu işin.
Git cehennem ol şuradan?
Ne dırlanıp duruyorsun sabahleyin oradan?
Benim içim yanıyor: Dağ kadar babam gitti...
- Baban yerinde adamdan ne istedin şimdi?
Adamcağız sana, bak hâl dilince söylerken...
- Bırak hanım, o çocuktur, kusura bakmam ben...
(Devamı bir sonraki yazıya gelsin)
Birkaç unutturulmuş kelime:
Mu’tâd: Alışılmış.
İnkıyâd: Boyun eğmek, uymak.
Buhayre: Kapalı ve küçük deniz, göl.
İskandil: Suyun derinliğini ölçen alet.
Salhurde: Kocamış, çok yaşlı.
Delîl: (Burada) yol gösteren, rehber.
Küfe: Meyve, sebze vb. taşımaya yarayan, ağaç dallarından örülmüş büyük, kaba sepet.
Şu Türkçenin temizliğine, kıvraklığına bakınız. Sanki pencereden pencereye konuşan insanların, sokaklarda koşuşan, oynayan çocukların Türkçesini dinliyoruz. O kadar tabiî, yapmacıksız, samîmî… Bizim Türkçemiz… Bu kadar kelime arasında 7 kelimenin mânâsını öğretince şiir sapsâde bir hikâye olarak önümüzde duruyor.