Kaoskolik hayat!
Kaoskolik hayat!
AHMET CAN KARAHASANOĞLU
Bazı sabahlar, daha bildirimler gelmeden, kahve demlenmeden, e-postalar sıraya girmeden önce bir ses duyarız.
Dışarıdan değil, içerden gelen bir sestir bu. Düşük frekanslı uğultuyu bilirsiniz, tıpkı bunun gibi vardır ama tam değil. Kelimelerle değil, belleğin diliyle konuşan bir ses…
Evet, tanıdıktır ama nereden tanıdığınızı çıkaramadığınız biri gibi. İlk başlarda sadece sizde oluyor sanırsınız ve sonra bir başkasında da aynı şeyleri duyunca bunun bir duygu bozukluğu olmadığını anlarsınız.
Peki ya nedir bu tuhaf sesin sebebi? Şehirden uzaklaştığınız zaman anlarsınız.
Bu, hiç durmayan bir şehirde yaşamanın kaçınılmaz sonucudur. İstanbul’un titreşimlerini gözlemlerseniz hep aynı sahneler: Hırslı, özgüvenli, endamlı, ciddi adamlar, kadınlar pahalı caddelerde hızla yürür. Sanki birazdan dünyayı kurtaracak gibidir yüz ifadeleri. Yoksulluğun adı konmamış sokakları, bunaltan araç kornaları, ucuz mahallelerin abart egzozları, hızla metroda ya da otobüste yer kapmacalar. Erken çıkalım da trafiğe takılmayalımcılar.
İşte bu hırs uğultusunun içinde gözleriniz dolar. Ve içinizden bir ses fısıldar: “Neden hâlâ buradayım?”
Tıpkı bir fanusun içinde gibi hissedersiniz ama çıkamazsınız. Kaoskolik olmuşsunuzdur. Sonra bu gürültünün sadece dışarıda değil, içinizde de yükseldiğini hissedersiniz. Modern yaşam bir kopuştur. Tarihten, kendinizden, aileden, zamandan, mekândan, ruhtan, vicdandan, ahlaktan.
Peki geriye ne kaldı? Ivır zıvırlar değil mi? Evet, onlarla idare etmenin boşluğunda sallanırız. Her şeye bağlıyızdır, ruhumuz hariç. Kalabalık şehirde yaşamanın bedelidir bu. Bu yüzden kendi hayatımızın hayaletine dönüşürüz. Gece sabahlara kadar ışıksız bir odada karanlık duvarlara baktığınızda sadece gözbebekleriniz değil, içinizdeki o derin yara da büyür. Sabah günlük işlerinizi yaparken yine nasıl otomatik pilota geçeceğinizi düşünürsünüz. Tamam, şehir üretken ama çürütüyor bu üretkenlik.
Haftalarca, aylarca belki yıllarca aynı yollardan geçip de göremediğimiz şey’lerin bütünüdür kentli olmak. Büyükdere Caddesi’nde elinde kahve kupasıyla gezmek seni nelerden alıkoyuyor bilemezsin.
Yetişmeye çalıştığın randevunun mankenisin sadece. Oyalamaca oyunu olmasa anlayacaksın ne kadar aptal olduğunu. Farkına varmaman için sistem seni endorfinle, serotoninle, dopaminle narkozluyor. Narkozun etkisi geçtiğinde artık gençlik de gitmiş oluyor. Yandı gülüm keten helva bahsi…
O görkemli ve tabii ki komik çıtkırıldımlıklar Nişantaşı’nda da vardı. Hayatlar düzenli, sabah koşuları yapılır, dakik toplantılara girmeceler, kibar diyaloglar.
Tüm bunlara rağmen bir şey eksik…
Gözleri bomboş… İşte ne spor, ne kibarlık, ne de dakiklik o gözlerdeki boşluğu gideremiyor. Bakıyor gibi, ama bakmıyor, sadece izliyor bakışı diyorum buna.
Seyirciler ırkının komik efendileri…
Şehirde herkes rol yapar. Kendini bir yabancıda görmek gerçekle yüzleşmeyi öteler. Kolay olana meyil ve konforla başlamıştır tüm psikoloji vakıaları. Psikiyatriste giden bir Afrikalı görmediniz değil mi?
Kent uygarlığında (!) meşguliyet erdeme, dikkat dağınıklığı ise şifaya dönüştü. Bunca saçmalığa rağmen dağılmıyorsa o dikkat, zaten insanlıktan çıkılmıştır. Makineye dönüş başlamıştır.
Şehir insanının bilinçaltı da eski İstanbul gecekondusu gibi. Ne kadar sessiz hareket etseniz de tahtalar gıcırdıyor. Kalabalıktan uzak yerlere kaçmak bu gıcırtıya gres yağı etkisi yapıyor. Bir aydınlanma değil, sadece insanın kendini tanıması için yapılan kaçışlar… Güneşe yaslanıp, telefonu bilerek evde bırakmak… gürültüleri unutmak… ahh, ne güzel bir ütopya…