• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0

Ramazan ayında okunması gereken kitaplar -10-

Yeniakit.com.tr yazarı Hüseyin Acarlar’dan evde kaldığımız bu mübarek Ramazan ayında kitap severler için yeni bir kitap tavsiyesi var.

Yeniakit Publisher
2020-05-16 23:43:00 -
Ramazan ayında okunması gereken kitaplar -10-

 Hüseyin Acarlar    yeniakit.com.tr 

Bu Ülkenin Münevveri Cemil Meriç

"Bu sayfalarda hayatımın bütünü, yani bütün sevgilerim, bütün kinlerim, bütün tecrübelerim var. Bana öyle geliyor ki, hayat denen mülakata bu kitabı yazmak için geldim; etimin eti, kemiğimin kemiği” dediği kitabının adıdır “Bu Ülke” Cemil Meriç’in ilk baskısı 1974 yılında yapıldığı ve Cemil Meriç’in “aynı kaynaktan fışkırdılar" diğer eseri Jurnalle birlikte andığı kitap.

Kalemini bir silahşor gibi kullanan, tehlikeli yazar. Fikir adamı. Yalnız geronimo. Öldürdüğü kimse yok belki, ama kalemiyle vurmadığı yazar, öldürmediği fikir, tüketmediği ideoloji yok gibi.

Eser, yazarın kendini anlamak ve anlatmak adına yazdığı yazılarını kronolojik bir sıra ile dizdiği ülkemizin trajik seyrini dile getiren yazılardan meydana geliyor. "Bu Ülke" kitabını, bu ülkede yaşayanlar okumalı. Kitap bizi, geçmişimizi, geleceğimizi, an be an anlatmış, sanki bir aynaya bakıyor hissi uyandırmış. Sık sık "aa, bu tam ben" " adam tam da Türkiye'den bahsetmiş" "aynen katılıyorum, helâl" "bu cümle güzel, sosyal medya duymalı" gibi kendi içimizde cümleler kuracağımız bir kitap. Sadece Türkiye’yi ve yazarlarını değil, aynı zamanda da birçok farklı devletin, yazarın can alıcı noktalarına değinen Meriç, “okuyun örnek alın evlat!” demek istemiş gibi. Batı medeniyetine ve edebiyatına hayran olan kitapseverlerin, Doğu medeniyeti, edebî ve ahlâkî değerlerini öğrenmesi açısından bir kilometre taşı. Özellikle okurken bazı kelimeler üstünde göreceğimiz yıldızlı işaretlerin kitabın sonlarına doğru "Kanaviçe" adlı bölümde açıklamalarını göreceksiniz.

Cemil Meriç’in ülkenin her ferdine, ya da her insana hitabı kadar asıl hedefinde aydınlar vardır, “sözde aydınlar”. Düşünmek yerine hazırı alıp kullanırlar… Kitabın son bölümünde basında çıkanlardan birkaç pasaj var. Muhittin Nalbantoğlu demiş ki : “Bazen öyle eserler vardır ki, onları her Türk aydınına adeta zorla okutmak mecburiyeti konmalıdır Sayın üstadımızın eserleri bu bakımdan en baş sırayı alabilecek kıvamda eserlerden meydana gelmektedir. Ancak, bir cümleyi belli bir saatte yazdığını tahmin ettiğimiz Cemil Meriç Beyin eserinden de, o nispette faydalanmak için, yine her cümlenin üzerinde derin derin düşünerek, o cümlenin manasını yeniden keşfetmeye ve anlamaya çalışarak okumak lazımdır. Bazen bir sahife yazı, hatta bir cümle, bir adamın hayatının akışını değiştirir. Üstadımızın son yayımlanan dört büyük eseri de bu kabil eserlerdendir..."

Kitap bir ansiklopedi özeti olduğu kadarıyla Cemil Meriç’in Entelektüel Biyografisiyle, aforizmaları diyebileceğimiz Fildişi Kuleden ve Baki Kalan bölümleriyle ilginizi çekeceğini düşünüyorum. Çözümlenmesi için düşünülmesi gereken özdeyişlerdir. Ve Kanaviçe… İsim bile ne kadar manalı?

Yine kitabın sonunda basında çıkanlardan Alev Alat’lı : “Geçenlerde bir dostuma Bu Ülke'yi gösterdim: Yayınevinin adını görünce kapağım bile açmadı. Nedir bu kadar korkutan?... Ben, demokrat olma çabası içindeyim, diyordu kapağı açmayan.”

Usta okumakla ilgili derki: "Okuduğunu tahlil etmeyen, daha önce okuduklarıyla karşılaştırmayan, her an kendi kafasını kullanmayan zekâsını mahveder. Okumak, sayfanın bütününü, cümleleri, kelimeleri anlamaktır. Dikkat gevşeyince gölge düşünceler kalır kafada. Çabuk okuyan dikkatini teksif edemez."

Türkiye’yi siyasi ve edebi açıdan ele alan, denemelerden oluşan kitabıdır Cemil meriç’in Bu Ülkesi. Doğu-batı, sağ-sol çatışması gibi çetrefilli konularla bezeli bu eser, edebiyat ve siyaset dünyasını, doğunun fikir âlemini ve önemli düşünce insanları üzerine ufuk turları yaptırıyor. Batılılaşma, fikir hareketleri ülkenin durumu hakkında öznel ve somut değerlendirmeleri ise oldukça çarpıcı.

Bu Ülkede kaybedilen onun gözünde çok daha fazla şeydir.“Türkiye ruhunu kaybetti. Toprak mı? En değersiz şeyimizdir belki de… En değersiz şeyimizi kaybedince, her şeyimizi kaybettiğimizi anladık!”

Cemil Meriç’e göre gerçek entelektüel bir zümrenin emir kulu değildir. Gerçek entelektüel bir devrin şuuru olmak zorundadır. Bütün hakikatleri yoklamalı bütün yalanların maskesini yırtmalı, kalabalığa doğruyu söylemeli, her düşünceye saygılı olmalı, vuzuhu fethe çalışmalıdır. Gerçek entelektüel.

“Derslerimde de, konuşmalarımda da tekrarladığım ve darağacına kadar tekrarlayacağım tek hakikat: Her düşünceye saygı." (Syf 55)

“Düşünceye hürriyet, sonsuz hürriyet. Kitaptan değil, kitapsızlıktan korkmalıyız.” Okumaktan gözlerini kaybetmiş bir derviş. Modern çağın edebiyatımızdaki filozofu, fikir işçisi “Cemil Meriç”. Kelimeler ile anlatılsa kitaplar dolusu söz lazım anlatmaya…

Herkes tarafından dışlanan mahzun çocuktur kimi zaman. Yaşıtları oyunlar oynarken o kendi dünyasında, kitaplarıyla yaşıyordu. Kendi deyimiyle, “Düşman bir dünyada dostsuz büyüdü.” Kaçtı hep insanlardan kitaplara sığındı. Hayat yolculuğunun, sınır taşları kitaplarıydı onun. Okudu. “Okuma, içimizdeki meçhul âlemin kapılarını açan bir anahtar.” derken haksız değildi. Açtı kendini meçhule. Anlamadı kimse onu, anlayamadı. Belki hiç arkadaşı yoktu. Sınıfın her zaman birincisi oldu. Farklıydı o, herkesten farklı. Tartışmak istiyordu, başka fikirler çarpışsın istiyordu. Ama kimse yoktu etrafında. Okul hocaları bile onunla tartışmaya girecek hadleri yoktu. Sürekli yazıyordu. Zira tutunduğu tek şey yazmaktı. Okudukça kapanan gözleri yerine kalbi ile gördü dünyayı. Anlatmaya çalıştı. Karanlığı aydınlatmaya çalıştı yıllarca. Hakikat uğruna okumaktan başka amacı olmayan Meriç, ebedi karanlığa adım attı yılmadı. “Görmek yaşamaktır. Görmek vuslattır” demesine rağmen kendisi artık görmüyordu. Işığını kaybetti Ama pes etmedi. Yüreği hala yanıyordu. Tanzimat dönemi aydınları gibi müstağrip değildi. Gölge düşünceyi, edebiyatı benimsemedi. Her kesime hitap etti, birini benimserken, birini dışlamadı. Belli düşünce kalıbının içine hapsolup orada kalacak biri değildi. Zincirlerini kırdı. Kolay çözümlerin adamı değildi. Ve kolay çözümlere fazla yüz vermeyen bir fikirdi. Hafızası kaybolan ülkede, arayışın, aydınlığın adamıydı. “Fikir işçisi” diye tarif ederken hiç yanılmadı. Hep fikirlerine adadı hayatını. Onu kaybettiğimiz zaman, fikrimizi, ruhumuzu, kaybettik. Karanlığa gömülen ülkenin aydınlık yüreğini kaybettik.

Prof. Dr. Ümit Meriç’in Hoca hanım için bu zarafetin, hassas zekânın, cümlelerdeki derinliğin, edebi birikimin genetiğini merak ettiğinizde babası Cemil Meriç’e bakın.

Dücane Cündioğlu’nun hazırladığı Cemil Meriç belgeseline youtube den ulaşabileceğinizi ifade edeyim. Hakkında çok şey yazılmış çizilmiş Cemil Meriç’in biyografisini daha önce güzel bir üslupla yazan Ömer Yılmaz’ın kaleminden aşağıya alıyorum. Mekânın cennet olsun usta...

Cemil Meriç, 1916’da Hatay’da dünyaya gelmiştir. Ailesi, Rumeli Türklerindendir. İstanbul üzerinden Hatay’a geçmiş ve oraya yerleşmişlerdir. Cemil Meriç, Reyhaniye’de dünyaya gelir. Babasının Kuran-ı Kerim ‘in iç sayfasına düştüğü tarih; 12 Kanunu Evvel 1332, yani 12 Aralık 1916 dır. Çocukluk devri, insan kaderinin çizildiği dönemdir. Cemil Meriç de hayatı boyunca çekeceği sıkıntıları, dışlanmayı o zamandan itibaren yaşamaya başlamıştır. Göçmen bir aile, düşman bir çevre ve keşfedilmesi zorunlu bir dünya… O dünyada küçücük ve yapayalnız bir çocuk, bir yabancıdır ve bir başınadır. Bütün çocukluğu boyunca herkes seksek oynarken, ip atlarken, çember çevirirken, top koştururken, misket oynarken; O, kitapların dünyasında bir başınadır. Dört yaşında, okumayı öğrenir. Akranları kitapların ancak resimlerine bakabilirken o, Mehmet Emin Yurdakul ve çıkardığı Türk Sazı kitabını dergisini okumaktadır. Çevresine göre çok farklı giyimli, gözlüklü, kısa pantolonlu, dört yaşında ve dört numara miyop bir çocuk.

Cemil Meriç, kendisini ve ailesini şöyle tarif ediyor; “Babam çeşitli nikbetler yüzünden hayata küsmüş eski bir yargıç. Az konuşan, çatık kaşlı hareketlerine akıl erdiremediğim bir insan. Annem, bu yabani dünyada aşinası olmayan hasta bir kadıncağız. Silik, mızmız. 12 Aralık’ta doğan ben, hep itilip kakılmışım. Düşman bir dünyada dostsuz büyüdüm. Daima başka, daima yabancı. Düşman bir çevrede ister istemez kitaplara kaçtım.”

İlkokulu bitirip ardından Antakya Sultanisi’ne başlar. Burası, tam ona göre bir okuldur. Ortaokul değil de tam bir fakültedir. O sıralar Hatay, Fransız mandasıdır. Müfredat da ona göredir. Tabi Tarih, Arapça ve Türkçe dışında bütün dersler, Fransızcadır. Cemil Meriç, bu sayede Fransız Edebiyatını daha yakından tanıma imkânı tanır. Okuma yelpazesi, yalnızca Fransız edebiyatından ibaret olmayıp, bir lise talebesinden beklenmeyecek genişliktedir. Parlak bir öğrencidir, her sene sınıf birincisi olur. Ama parlak öğrenci olmak ona yetmez. Parlak öğrencilik, saman alevinden başka nedir ki? O, ancak yazmalıdır ve yazar da…

1933’te Yerel Yenigün gazetesinde ilk yazısı çıkar; “Geç Kalmış bir Muhasebe”. Ardından, Hataylı Türklerin Fransız Mandasına direnmelerini savunan bir yazı yazar ve Türkçü bir politika güden mahalli Yıldız gazetesinde yayınlar. Antakya sultanisinin son sınıfındadır. Fakat genç Cemil’in Yıldız Gazetesindeki yazısı, Fransız İstihbaratının gözünden kaçmaz. Fransız karşıtlığı gerekçesiyle, mimlenir. Lise diplomasından mahrum kalan Meriç, başka bir mahrumiyetin pençesindedir. 6 numara miyoptur. 1936’da İstanbul’dadır. İstanbul yıllarını şöyle anlatır: “Yıllarca aç kaldım koca bir şehirde. Gurbet ve açlık… Bu şehrin kaldırımlarında bir başka aç Cemil Meriç dolaşmamıştır. Temsil ettiği beşeri değerleri lekelememek için açlıktan kıvranmaya razı olan adam…”

İstanbul’da tutunamaz. Mecburen memleketine döner. Yıl 1937’dir. Bir süre ilkokul öğretmenliği yapar. Ardından sınavla İskenderun Tercüme Odası’na girer. Onca hayal kırıklığından sonra, mutludur. Ancak bu mutluluğu çok uzun sürmez. Bir telefon emriyle aniden görevine son verilir. Ardından bağımsız Hatay Cumhuriyeti’nin kuruluş hazırlığı yapıldığı yıllarda, Hatay Aktepe’ye Nahiye Müdürü olarak atanır. Ancak yine bir telefon emriyle, 22 gün sonra azledilir.

1939’un Nisan ayı sabahı, polis Cemil Meriç’in Reyhanlı’daki evini basar. 300 kadar kitap ve dergi koleksiyonuna el koyar. Yargılanmak üzere Antakya’ya götürülür ve hapse atılır. Suçu, Komünizm propagandası yapmak ve bağımsız Hatay Hükümetini devirmeye teşebbüs etmektir. Savcının talebi, idam olur. Zira Ankara’da, resmi ideolojinin dışında kalan her görüşü ezmeye azmetmiş bir rejim yürürlüktedir. Cemil Meriç, mahkemede muhalifliğini açıkça ifade eder. İfade ne kelime, haykırır. Ben bir Marksist’im. Böyle bir cümle, T.C. mahkemelerinde ilk kez telaffuz edilmektedir. Kendisi ise neden Marksist ideolojiyi benimsediğini şu şekilde anlatmaktadır: “Marksizm, bir tecessüstü bende. Herhangi bir batı memleketinde büyük bir fikir adamı olabilirdim. Ama ezdiler. Acaba ezilen daha kaç kişi var bu memlekette. Her aydınlığı yangın sanıp, söndürmeye koşan zavallı memleketim. Karanlığa o kadar alışmışsın ki; yıldızlar bile rahatsız ediyor seni. Memleketin en seçkin evlatlarının beynini ve kalbini idareye peşkeş çeken memleketim…

Mahkemede Marksist olduğumu haykırdığım zaman, tek işçinin elini sıkmış değildim. Sadece namuslu olmak istiyordum. “Korktuğu için sustu” dedirtmemek için. Bir sığınaktı Marksizm, bir kaçıştı. Bir yaşama gerekçesiydi, belki de inanıyordum Marksizm’e. Eziliyordum, ezilenlerin yanındaydım.

2 ay tutuklu kaldıktan sonra beraat eder. Devletin elinden kurtulmuştur. Ama bu defalık! Geri kalan hayatı boyunca, polisin nefesini ensesinde hissedecektir. Polis korkusuyla uyuyacaktır. Hapisten çıkınca, bir daha dönmemek üzere Hatay’dan ayrılır ve İstanbul’a gelir. Kültürün, tarihin ve krizlerin başkentine…
24’ünde bir delikanlıdır, Cemil. Yaşından çok daha olgundur. Dimağı alev alevdir. Alev alev yanan dimağı, herhangi bir kalıba bağlanmaya karşı dirençlidir. Ancak bir düşünce yöntemi olarak Marksizm’den asla vazgeçmeyecektir. Hem de hayatının sonuna kadar. Ancak Türkiye’nin meselelerinin herhangi bir ideolojinin formasyonuyla çözülemeyecek kadar çetrefilli, derin ve kendine özgü olduğunu kavramıştır. O yüzden de kendi krizlerini dindirmek için durakladığı Ateizm, Türkçülük ve Sosyalizm istasyonlarının hiçbiri, onu fazla oyalamaz. Zaten kolay çözümlere yüz vermeyen bir arayışın adamıdır o. Hafızası kaybolan bir ülkede, büyük bir arayışın adamıdır.

Cemil Meriç, İstanbul’a gelir gelmez, Yabancı Diller Yüksekokuluna kaydını yaptırır. Fakat hocaların bilgi eksikliklerini yüzlerine vuracak kadar donanımlıdır. Okulu, Cemil Meriç’e çok hafif gelir. O kadar ki; bir gün hocası Sabri Esat SİYAVUŞGİL, onu çağırır ve “Evladım, senin bu derslere ihtiyacın yok. Sen artık okula gelme” der. O da kitaplarının dünyasına sığınır. Salah BİRSEL, eşi ve benzeri görülmedik bu tutkuya şöyle tanıklık eder; “Gece gündüz okurdu. Bu yüzden gözlerinin gücünü her geçen gün biraz daha yitirirdi. Ne var ki o buna hiç aldırmazdı. Odasından masanın üstüne sandalyesini koyar, kendisi de sandalyeye çıkar ve kitabını ampule 30 cm uzaklıkta okurdu. Bunu, elektrik ampulünü aşağı kadar iletecek kordona verecek parası olmadığı için yapardı. Parasız oluşunun sebebi, eline geçen parayı kitaplara yatırmasıydı”. Kitap, Cemil Meriç’in has bahçesiydi. Bu has bahçenin gözbebeği ise Balzac’tı. Balzac, Cemil Meriç’in; “Edebiyattaki ilk aşkım, düşünce dünyasına onunla girdim” dediği yazardır.

Cemil Meriç, 1942’de Fevziye MENTEŞEOĞLU ile tanışır. İlk karşılaşmalarından iki ay sonra, Kadıköy Kaymakamlığı’nda hayatlarını birleştirirler. 19 Mart 1942’de, Yabancı Diller Yüksekokulu’ndan mezun olur. İlk hizmet yeri, stajyer Fransızca öğretmeni olarak Elazığ’dır. Tüm sıkıntılara rağmen ilk ciddi yayın faaliyetleri, birbirini izler. Ayın Bibliyografyası, Yücel, Amaç, Yurt ve Rüya dergilerinde yazı ve eleştirileri yayınlanır. Kitap olarak ilk çevirisi; “Altın Gözlü Kız” da bu yılların ürünüdür.

Öğretmenlikten istifa ettikten sonra, geçinmek için gece gündüz çeviri yapar. 1 Nisan 1945’te, ilk göz ağrısı Mahmut Ali, aileye katılır. Ertesi yılın 16 Aralığında da kız babası olacaktır. Sonrasında, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine Fransızca okutman olarak atanır. Bu arada gözlerindeki bozukluk iyice artar. Işık, yavaş yavaş ufukların ardına çekilmiş, gözlerindeki aydınlık giderek azalmıştır.

Cemil Meriç, Türkiye’nin 200 yıllık modernleşme sürecinin kaçınılmaz çelişkisini; “Batının sömürgesi olmamak için Batılılaşmak” olarak tanımlar. Batılılaşmak, ama nasıl? Yüzyıllardan beri didinmesine rağmen, Batılı olmayı becerememiş bir ülke. Hafızasını ve geçmişini kaybeden bir ülke, nasıl Batılılaşabilir? İşte bu yüzden Cemil Meriç, arafta kalmayı tercih eder ve “Zaten araf, ayaklarını yere basamayanların yurdu değil midir?” der.

Cemil Meriç, düşünce özgürlüğünü ilk gençliğinden itibaren hiç taviz vermeden savunur. 1956’dan itibaren Türkiye’nin önünde açılan yeni imkanlar, ona göre son derece değerlidir. Çünkü Türkiye, Batı kültürünün sömürgesi olmaktan, ancak düşünce özgürlüğüyle kurtulabilirdi. Çünkü Türkiye, kendisini mazisine bağlayan limandan demir almış bir ülkeydi. Türkiye’yi, bir daha geri dönmemek üzere yola çıkmış bir gemiye benzetiyor ve şöyle diyordu: “Ne Batıyı tanıyoruz, ne de Doğu’yu. En az tanıdığımız ise; kendimiz. Müslümanlılığından, Doğululuğundan, Türklüğünden utanan, tarihinden utanan, dilinden utanan şuursuz bir yığın haline geldik. Bütün Kur’anları yaksak, bütün camileri yıksak, yine de Batılının gözünde; haçlı seferlerinin yalın kılınç tekbir getiren askerleriyiz.”

Ömrünün sonlarına doğru Cemil Meriç’in günleri, hastane sıralarında ve doktor muayenehanelerinde geçer. Birkaç ameliyat geçirir. Ancak ne yapılırsa yapılsın, sonuç değişmez. Gözlerinin birisinin retinası çatlaktır. Öbürü ise katarakt sonucu perdelidir. Doktoru; tıbbın o günkü imkânlarıyla gözlerinin tekrar görmesinin mümkün olmadığını söyler.

Cemil Meriç, kendi üslubu ile tarif eder gözleri: “Görmek yaşamaktır, vuslattır görmek… Görmek, sahip olmaktır. Mevsimler, bütün işveleriyle emrindedir. Renkler bütün cilveleriyle hizmetindedir. Çiçekler onun için açılır. Şafak onun için parıldar. Gutenberg, matbaayı onun için icat etmiştir. Şehrin bütün kadınları, onun için giyinip süslenir. Çocukların tebessümü, onun içindir.”

Sonrasında, çeşitli hastalıklar geçirir ve 13 Haziran 1987’de hayata gözlerini yumar.

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

Sabri

Çok güzel bilgeleri sunmanızdan dolayı teşekkür ederim.
  • Yanıtla

Turgay Başboğa

Cemil Meriç'in biyografisi yazılabilir ama eserlerini anlatmak o kadar kolay değildir. Siz de zor bir işe girmiş ve olabilecek en güzel cümlelerle en önemli noktalara parmak basmışsınız. Cemil Meriç'i anlamak için eserlerini sindire sindire ve defaaten okumak şart.Zira altını cizmeye kalksanız tüm kitabı çizmek durumunda kalıyor sunuz.Bu mübarek günlerde bu düşünce adamını ele alıp bize hatırlattığınız için teşekkürler üstadım....Elinize sağlık olsun.
  • Yanıtla

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı