Prof. Dr. Sami Güçlü: Tarih bilinci olan idealist gençler yetiştirmeliyiz
Milli İradenin Sesi Yeni Akit
Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmek için Google listenize Yeni Akit'i ekleyin.
Tarım ve Köyişleri eski Bakanı Prof.Dr. Sami Güçlü, geleceğin güçlü Türkiye’si için gençlerin akademik başarının yanında, kendi toplumunu, tarihini bilen, mesuliyet sahibi, ahlak ve idealizmle yetiştirilmesi gerektiğini vurguladı.
Türkiye’de güzel şeyler de oluyor. Sürekli olumsuzluklardan konuşmak hem moralimizi bozuyor hem de umudumuzu azaltıyor. Oysa ki yarınlara güvenle bakacak memlekete hizmet etme azmimizi diri tutacak çalışmalar da oluyor. Ne olacak bu gençlerin hali diyerek kuru kuruya dövünme yerine herkes gençlerin elinden tutacak bir uğraşın içine girse her şey daha bambaşka olur. Şikâyet etmeyi bırakıp hikâyet edenler geleceği kuracaktır. Şikâyet acizlerin işidir. Geleceğin hikayesini yazacak olanlar bugün gençlik için ter döken onlara karşılıksız emek verenlerdir. Zira bugünkü kazanımlarımızın nerdeyse tamamı dünün adanmışlarının eseridir. Türkiye yüzyılını inşa edecek olanlar da yine bugünün adanmışları olacaktır. Bu noktada gençlerin kitapla kültürle medeniyet bilinciyle donanması için yollara düşen bu uğurda gece gündüz demeden fedakârlıkla Anadolu’yu dolaşan Tarım ve Köyişleri eski Bakanı Sami Güçlü’yü mutlaka anmak gerekiyor. Kendisini yıllardır takip ediyorum. Ortaokulda başlayan okumalar, lise ve üniversite döneminde devam ediyor. Onlara rehberlik etmeye çalışıyor, erken dönemde sistemli bir okuma yaptırıyor, gönüllü bir faaliyet yürütüyor. Onların dünyasını güzelleştirmeyi hedefliyor. Sayın Güçlü, Anadolu Mektebi projesiyle öncü bir çalışma yapıyor. Medeniyet sevdalısı usta yazarların bütün eserlerini proje kapsamında gönüllü gençlere okutuyor. Sami Güçlü bilgisini ve birikimini milletin evlatlarına sunarak örnek olmayı sürdürüyor. Sayın Güçlü ile geleceğin güçlü Türkiye’si için önemli bir atılım olduğuna inandığımız Anadolu Mektebi çalışmalarını ve ülkemizin eğitim ve kültür politikalarını konuştuk.
Anadolu Mektebi’nin hikayesiyle başlayalım. Yola nasıl çıktınız?
Bu programın hikayesi uzun, mümkün olduğu kadar özetle anlatmaya çalışayım. Ben üniversiteye başlayıncaya kadar gerçek rehberine rastlayamamış birisiydim. Dolayısıyla üniversite hayatına, mesleki eğitime hazırlıksız bir şekilde başladım. Bu dönemde eksikliğimi çok bariz bir şekilde fark ettim. Ve bunun bende olumsuz yansımaları oldu. Bununla birlikte kısa sürede, benim uzun süre mahrum kaldığım rehberlere kavuşma imkanı doğdu. Üniversite birinci sınıfta sahaflar çarşısından aldığım ilk kitap Necip Fazıl’ın bir kitabıydı. Daha sonra Necip Fazıl’ın kendisiyle, Sezai Karakoç’la ve Nurettin Topçu’yla tanıştım. 1968 yılında Sezai Karakoç’un bir köşe yazısını kalacağım yurdun içerisinde bir dolabın üzerinde gördüm. Daha önceden üniversiteye başlamış bir arkadaşım beni bir cumartesi günü Nurettin Topçu’nun seminerine götürdü. Cağaloğlu yokuşunda Hürriyet gazetesinin eski yerinin hemen karşısındaki küçücük bir handa, yarım metre eninde bir masada oturan on kadar öğrenciye hitap eden Nurettin Topçu ile böyle tanıştım. Daha sonra Sezai Karakoç’u tanıdım ve Diriliş dergisine abone oldum. Yani ben aynı zamanda üç büyük yazar tanıdım, kitapların okumaya başladım ve onların dergilerine abone oldum.
Dördüncü sınıfta okuma programları yaptım
Dördüncü sınıfa geldiğimde yeni gelen bir öğrenci grubuna okuma programları yapmaya başladım. Nurettin Topçu, Necip Fazıl Sezai Karakoç ve başka yazarların eserlerini okuyorduk ve bu vesileyle ben de bu yazarlarla bağımı sürdürüyordum. Dolayısıyla bu faaliyet arkadaş çevremde de etkisini gösterdi. Hem ben kendimi muhafaza ettim hem bir çizgiye doğru evrildim ve daha sonra bu yönde faaliyet gösterdim. Akademik hayat içerisinde hocalık dönemimde de öğrencilerle ilgilenmeye ve okumaya devam ettim. Kısaca ifade etmek gerekirse, ben bu işle hep uğraştım.
Türkiye’nin temel problemlerinin tam manasıyla çözüme kavuşmamasının gerekçeleri sizce nelerdir?
Türkiye ile ilgili gözlemlerimi geniş anlamda, yaklaşık on yıl süren siyasî hayat dönemimde fark ettim; ben Türkiye’yi derinliğine tanımıyormuşum. Türkiye yoğun sorunları içerisinde çözüm üretme konusunda gecikmeli bir hayat yaşıyor. Bunun sebepleri neler olabilir diye düşündüğümde bunu iki şeye bağladım. Birincisi eğitim sistemimiz, ikincisi de bu toplumun ihtiyaç duyduğu insan gücünü yetiştirmek için verimli bir eğitim programının olmaması. Genel bir değerlendirme yapacak olursam; Türkiye’nin başarılı üniversiteler var. Yurt dışında okuyan mesleklerinde başarılı olmuş insanlar var. Ama Türk toplumunu ve kültürünü tanımıyor. Tarih bilinci yok. Öbür tarafta vatanını ve milletini seven, dürüst insanlar var. Ama onların önemli bir kısmının kültürel birikimleri ve mesleki eğitimleri yeterli değil. Türkiye’nin biriken sorunlarının çözülememesinin sebeplerinin buralarda olduğunu düşündüm.
Anadolu Mektebi’nin oluşumunda Torunlarım var
Bu çalışmaları yapmanızın arka planında ülke adına taşıdığınız kaygılar etkili oldu diyebilir miyiz?
Meclisteki görevim 2011’de bittikten sonra, ne yapmalıyım, sorusuna cevap aramaya başladım. Türkiye’nin mevcut insan gücü kaynağı; sosyal, siyasi ve kültürel yapısını dikkate aldığımda, uzun bir dönem bu pozisyonunda kalabileceğini düşündüm. Bir başka ifadeyle, çok yönlü bir hamle yapacak insan gücü kaynağının kıtlığı karşısında, mevcut durumun kısa sürede iyileşmesinin kolay olmayacağını düşünerek, mikro bir çalışma da olsa, uzun vadeli bir eğitim kültür programını hayata geçirmeye karar verdim. Bunun ilk uygulamasını üniversitede belli bir ölçüde gerçekleştirdim. Oradaki gelişme beni çok cesaretlendirdi ve 2012’de bu faaliyeti başlatmış oldum. Anadolu Mektebi programının hayata geçmesinde etkili olan bir başka husus, torunlarımla yaz tatili dönemlerinde, bir hafta süren sekiz defa yapma imkanı bulduğum “Dedem Kampı”dır. Bu programın bir kısım yönlerini dedem kamplarında uyguladım, test ettim, geliştirdim. Torunlarımla her kamp döneminde bir konuyu tema olarak işliyorduk; ailenin önemi, mesuliyet duygusu, çalışmanın bir karaktere dönüşmesi gibi. Bu kamplarda elde ettiğim gözlem ve kanaatler Anadolu Mektebi’nin oluşumunda etkili oldu.
Türkçe’nin konuşulduğu yer vatandır
Türk toplumunda okuma alışkanlığı neden kazandırılamıyor?
Okuma alışkanlığının kazanılması erken yaşlarda ailede başlar. Nüfusumuzun büyük oranı şehirlerde yaşamasına rağmen bu konuda istenen seviyede değiliz. Eğitim kurumları da okumalara kültürel gerekli bir ihtiyaç olarak değil, akademik başarıyı etkileyecek bir faktör olarak bakmakta, bu konuda okullar da çok verimli olmamaktadır. Geriye öğrencinin bunu erken yaşta fark etmesini sağlayacak rehberlere sahip olması kalmakta. Bu da herkesin kolayca elde edebileceği bir şans değildir. Türkiye’de öğrencilerin okuma konusunda direnç gösterdikleri söylenemez. Bu konuda kendilerini teşvik edecek, cesaretlendirecek ve ikna edecek gayretlerin eksik olduğunu düşünüyorum. Yoksa Anadolu Mektebi’nin bugün bu kadar çok ilde yayılmasının sebebini izah edemeyiz. Biz öğrencilerimizi okuma programına katılmaları konusunda bir vaatte bulunmuyoruz, onlara bir program öneriyoruz; yoğun bir okuma, yazma, bir konu seçme, bir metin hazırlama, konuşma ve yayımlama safhanı kapsıyor. Bu zahmetli faaliyeti kitlesel olarak yapmak mümkün değil. Kırk ilde ortalama her ilde yüz öğrencimizle yürütüyoruz. Bu yöntemin kendilerinde bir büyük değişim meydana getirdiğini farkeden öğrencilerimiz, programın zahmetine katlanıyor, üniversite döneminde de okumalarına devam ediyorlar. Bu program gönüllü bir programdır. Öğrencimiz istediği zaman ayrılabilmektedir. Bununla birlikte Anadolu Mektebi mezun vermeyen bir mekteptir.
Dil bir milletin varlığıyla doğrudan ilgilidir. Bu anlamda sizin faaliyetleriniz bir nevî dil şuuru kazandırmak olarak da görebilir miyiz?
Dil, kimliktir. Anadolu Mektebi olarak Yahya Kemal’in şu sözü bizim için rehberdir: “Türkçenin konuşulduğu yer vatandır.” Vatan sınırlarına, Türkçe konuşan bir toplum varsa orası dahildir diye düşünüyorum. Dilin, inanç ve değerlerle de çok yakın bir ilgisi olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla dille ilgili konu önemini tarih kadar korumaktadır. Ana dili Türkçe olan çoçuklarımızın Türkçeyi şu veya bu sebeple öğrenmemesi, veya unutması kabul edilemez. Dil namustur. Yani tarih bilinci ne kadar ihtiyaçsa dile olan bağlılık en az o kadardır. Dil şuurunu çok bilinçli bir şekilde yerine getirmeye çalışıyoruz. Mesela Tarık Buğra’nın, Yahya Kemal’in kitaplarının seçilmesi dil şuurunun kazanılması açısından önemli. Sadece dil şuuru değil, tarih bilinci, vatan kavramı, kültür coğrafyamızın önemi, bunu yaparken de Doğu Türkistan ve Filistin’i de unutmamamız gerektiğinin bilincinde olmak bizim için önemli. Anadolu Mektebi olarak bu tutumu korumak için Doğu Türkistan okumaları yaptık. Bu vesileyle elli altmış kadar öğrencimiz Doğu Türkistan sorununu erken yaşta çok iyi şekilde öğrendiler. Bu öğrenciler içinde bu konuyla hayatları boyunca bağ kuracaklar çıkacaktır...
Her mecliste gençlerle ilgili karamsar cümleler kuruluyor. Bu konudaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?
Son zamanlarda gençlerimizle ilgili karamsarlık had safhada. Gençlere yönelik değerlendirmelerde, ümit vadeden bir cümleye rastlamak kolay olmuyor. Ben bunun çok yanlış ve haksız bir düşünce olduğu kanaatindeyim. Her toplumda dün ve bugün gençler için örnek insanlar; mevcut yöneticiler, büyükler, sanatçılar, edebiyatçılardır. Bu çocuklar ebeveynlerini, öğretmenlerini, yöneticilerini örnek alamıyorlarsa o zaman suçu çocuklara yüklemek insafsızlık olur. Bu konuda elbette onların da sayılacak hataları olabilir. Ama ben bu konuda biz büyüklerin onlara göre hatalarının çok daha fazla olduğu kanaatindeyim. Bir kere onlara iyi örnek olamadığımız açıktır.
Neslin yetişmesinde etkili olan aile, sokak ve okuldur
Yeni neslin kendi kültüründen kopuk olarak yetişmesini neye bağlıyorsunuz?
Bir çocuğun veya bir neslin yetişmesinde etkili olan faktörler; aile, okul ve cemiyet olarak ifade edilebilir. Ülkemizde aileler çocukları için çok büyük fedakarlıklar yapıyorlar, ama çocukların kültürel olarak yetişmesi konusunda sınırlı sayıda ailenin etkili ve verimli olabileceğini düşünüyorum. Mevcut eğitim sistemimiz çok büyük kapasiteye sahip ve önemlidir. Dünyada gelişmiş az sayıdaki ülke dışında, kendi diliyle, temel ve mesleki eğitimi verebilen sınırlı sayıda ülkelerin başında gelmektedir. Bu büyük imkana rağmen, uzun bir dönem boyunca, mevcut eğitim sistemimiz, bu ülkenin geleceği olan çocuklarımızı; mensup olduğumuz medeniyetin kotlarını, milli ve manevi değerlerimizi, kültürümüzü, dilimizi, sanatımızı, edebiyatımızı, musikimizi öğretmede yeterli olamamıştır. Bu konuda çok gayret gösterilmesine ve arayışların sürmesine rağmen, sorun giderilememiştir. Bir ülke kendi çocuklarını bu kadar ihmal edemez. Akademik olarak başarı sağlansa bile sonunda ülkenin geleceğini inşâ edecek çocuklar, sadece bilgiyle, bu amaca ulaşamaz. Bilgiyle birlikte hangi medeniyetin mensubu, hangi kültürüm çocuğu, dil ve tarih bilinci, değerleri ve inancını bilmesi önem arzeder.
Geleceğimiz olan çocukların kendi toplumunu, tarihini, sanatını bilmesi ve sevmesi ve bunun karşılığı olarak bir fedakarlık yapması gerektiği duygusuna ulaşması ve bir mesuliyet duygusuna sahip olması gerekir. Bu olmayınca gençlerimiz çok arzu ettikleri sayısal bölümlerde okumuş, yeterli mesleki eğitim almış olsa bile milli ve manevi değerler yönünden eksik kalmaktadır. Türk Milli Eğitim sisteminin temel amacında, sistem içindeki çocuklarımızın ülkesini, vatanını sevmek, kaynaklarını iyi kullanmak, kendi toplumunun değerlerine sahip çıkmak, Türk diline sanatına, edebiyatına vâkıf olmak gibi amaçlar yer almasına rağmen, uygulamada okullarımız başarıyı bir kritere indirmiş denilebilir: Bu amaç, mevcut eğitim programdan sonra gelecek bir üst programda öncelikli okulların sınavını kazanmaktır. Dolayısıyla eksikliğini ifade ettiğimiz amaç, ailenin veya öğrencinin kendi gayretine kalmıştır. Bu konu mevcut Milli Eğitim sisteminin birinci önceliği olmalıdır.