'Necip Fazıl hâlâ gözümde bir arayış ve adanış abidesidir'
Necip Fazıl Saygı Ödülü'nü alan karikatürist ve yazar Hasan Aycın, Aylık Baran Dergisi'ne verdiği röportajda Necip Fazıl Kısakürek'e ilişkin dikkat çeken değerlendirmelerde bulundu.
Necip Fazıl Saygı Ödülü'nü alan karikatürist ve yazar Hasan Aycın, Aylık Baran Dergisi'ne verdiği röportajda Necip Fazıl Kısakürek'e ilişkin dikkat çeken değerlendirmelerde bulundu.
Hasan Aycın kimdir?
20 Eylül 1955’te Balıkesir’in Aslıhantepecik köyünde doğdu. İlk, orta ve yükseköğrenimini Balıkesir ile Bursa’da tamamladı. Merinos Fabrikası’nda grafiker olarak çalıştı, bir süre pazarcılık yaptı. Askerliğinin ardından 1984’te İstanbul’a yerleşerek serbest grafikerliğe başladı. Kayıtlar dergisinin kurucuları arasında yer aldı ve çalışmalarını kendi atölyesinde sürdürdü. İlk çizgisi 3 Şubat 1978’de Yenidevir gazetesinde yayımlandı. Millî Gazete, Zaman, Mavera, Yönelişler, Aylık Dergi, İslâm, Kadın ve Aile, Gül Çocuk, Mavi Kuş, Birdirbir, Inquiry, Kardelen, Kayıtlar, Kitap Postası, Kudüs, Elif ve Mostar gibi gazete ve dergilerde çizgileriyle yer aldı. Çalışmalarını daha sonra Yedi İklim, Hece, Hece Öykü, İtibar, Tohum, Kur’ani Hayat dergileri ile Yeni Şafak gazetesinde sürdürdü. Çizgi albümleri, romanları, anı ve söyleşi kitaplarıyla geniş bir külliyat ortaya koydu. Bocurgat, Gece Yürüyüşü, Asâ, Kulbar, Gözgü, Ahzan, Nun, Zılal, Kudüs Ey Ey, Sayha, Üns, Hub ve Sarp Geçit adlı albümleri yayımlandı. Esrarnâme, Sâhipkırân ve Bin Hüseyin romanları; Güneşin Altında adlı eserleri de okurla buluştu. Son yıllarda Yunus Emre ve Işk yeni baskılarıyla yayımlandı. 2025 yılında düzenlenen 12. Necip Fazıl Ödülleri'nde "Necip Fazıl Saygı Ödülü"ne layık görülmüştür.
Necip Fazıl’ın yaşadığı zamana yetiştiniz mi? Varsa hatıralarınızdan kısaca bahseder misiniz?
Son yıllarına yetiştim. Duyuyordum, biliyordum ama ilk karşılaşmam üniversitedeyken oldu. Kendisini okumaya da o yıllarda başladım. Bursa’da bir grup arkadaşla MTTB’nin şubesini açmıştık. İki kez konferansa çağırdık; kırmadı, ikisine de geldi. İlkinde -Yalova mıydı, Mudanya mı, emin değilim ama hatırımda Mudanya kalmış- iki arkadaşla, arabası olan esnaf bir ağabeyi vapura, onu karşılamaya göndermiştik. Daha önce görmemişler, tanımıyorlar. İhtiyarın biri bir kayaya oturmuş, gazete bulmacası dolduruyormuş. Daha doğrusu onlar öyle sanmış. Ortalıkta başka kimse yokmuş. Biri varıp sormuş: “Amca, vapur ne zaman gelecek?” Üstad, yerde bulduğu bir çimento kâğıdına yazısını yazıyormuş meğer. O günlerde İhtilâl kitabını Millî Gazete’de tefrika ediyordu. “Bekleyin, bekleyin gelecek!” demiş, “Yoksa siz Necip Fazıl’ı mı bekliyorsunuz?” Arkadaş, “Üstad’ım!” deyip elini öpmeye davranınca yazıyı uzatmış: “Bursa’ya varınca bunu gazeteye faks et!”
İkincisinde bir sıkıntı oldu. Konferans için bir önceki akşam afişe çıkıldı. Ben, gündüz asılacak bez afişleri hazırlayacaktım. Sayılacak kadar da azdık. Gecenin üçü dördü gibi telâşla iki arkadaş geldi. Polis afişe çıkanları toplamış. “Biz kaçtık.” dediler. “İyi de ilk bakılacak yer burası!” dedim. “Haklısın.” deyip kayboldular. Ben işime devam ettim. Gelen giden olmadı. Nezaretteki arkadaşlar sabaha karşı salıverildiler. Hayırlısıyla akşam konferans oldu. Üstad, konferansta olan bitene değinir diye bekledik. Tabii gençlik, o ilk heyecanlar; çok etkilenmişiz demek ki. Değinmedi. Sadece kürsüden inerken, “Yarın, Beyazıt Meydanı'nda komutu vereceğim!” dedi. Programın ardından otobüslerle İstanbul’a hareket ettik. Beyazıt Meydanı'nda MTTB’nin tertip ettiği “Ayasofya Açılsın” mitingi vardı; akabinde Divanyolu’ndan Ayasofya’ya yürünecekti. Meydanda komut vermedi, nutuk da atmadı Üstad. Ayasofya’nın açılacağına dair inancımızı kendine has üslûbuyla, bir cümleyle tahkim etti; o kadar. O ruh gözüyle, biz dünya gözüyle açıldığını gördük, elhamdülillah.
Büyük Doğu ideolojisi sizce ne mana ifade etmektedir? Sizde ne gibi değişikliğe yol açmıştır?
Büyük Doğu’nun takipçisi olmadım, öğrencisi olmadım; yetişmedim daha doğrusu. Çocukluğumda taşradaydım, Üstad’ın adını duyardım ama Büyük Doğu’dan haberim bile olmadı. Gençlik günlerimdeyse Büyük Doğu devam etmiyordu. Birçoklarının bu konuda şanslı olduklarını düşünüyorum. Safların henüz ayrışmadığı zamanlarda takip edenler, katılanlar, katkıda bulunanlar ve ondan nasiplenenler de dâhil olmak üzere hepsi benden şanslıydı. Aziz Nesin, son günlerinde mektupla, ziyaretine varıp helâlleşmek için Üstad’dan müsaade istediğinde şaşırmıştım. Osmanlıcaydı ve “Üstad’ım” diye başlıyordu. Orijinal hâliyle gazetede yayımlandığı için biliyoruz. Dedim ki: “Bizden önce de Necip Fazıl’a Üstad diyorlarmış.”
Ben geç yürüdüm. Bırakıldığım yerde kalan biri olarak hatırlarım kendimi. Yere göğe, uçuşan kuşlara, dolaşan insanlara, olan biten her şeye olduğum yerden bakardım; burnumun dibinden sonsuza dek her şey etrafımdaydı. Dediğim gibi, taşradaydım. Yürüyebilsem, yürüyüversem bir adım, bir adım daha, sonsuza yürüyecekmişim gibi kuvvetli bir duygum vardı. Sekiz yaşımda yürüdüm. İlk adımlarıma kendi gözlerimle şahit oldum. 15-16 yaşlarıma doğru o duygu yavaş yavaş kayboldu. Hep başladığım yere dönüyordum. İnsanlarda gördüğüm de oydu. Hatta bütün canlılarda. Yürümek bir kısır döngü müydü? Yürümek aslında bir döngü müydü? Yoksa döne döne tecrübe ettiğimiz şu kısır döngüler asıl döngünün işaretleri miydi? Ne ağır bir yükmüş! Yüküm beni ezdi. Bir gün rüyamda kıyametin koptuğunu gördüm. Günlerce hasta yattım. O hâl bir nevi eşiğim oldu. Bir ayağımı boşa, bir ayağımı doluya basıp yürüdüm üç yıl boyunca. Üç ay uyuyamadım. Bursa’da bir gece saat 02.00 gibi bir öğrenci evinin kapısında buldum kendimi. “Ben canlı-cansız varlık kardeşlerimle boşlukta yüzüyorum,” dediğimi hatırlıyorum kapıyı açan arkadaşa. İçeri aldı. Çay demledi. O ve çay iyi geldi. Düşünüyorum da o kapı açılmasaydı, o arkadaş olmasaydı ben nerede olurdum şimdi? Necip Fazıl’la yolum o sıralar kesişti. Cinnet Mustatîli ve Çile; yani hayatı ve şiiri, bana ilâç oldu. Günlerce, aylarca uyuyamazsanız; uyuyanlara baktığınızda, onları seyrettiğinizde ne huzurlu bir manzara olduğunu görürsünüz. İnsanlardan hayvanlara bütün canlılar için ne büyük nimettir uyku.
“Uyku katillerin bile çeşmesi;
Yorgan, Allahsıza kadar sığınak
Tesellî pınarı, sabır memesi
Size şerbet, bana kum dolu çanak.”
Diyor Çile’de. “Sanki burnum değdi burnuna (yok)un” diyor. “Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur” diyor. Asıl döngünün “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn”la bildirilen hakikat olduğunu Üstad’la yolum kesişmeseydi nasıl anlardım, ne yapardım bilmiyorum. Hasılı Büyük Doğu’dan çok kendi serüveni, duruşu, sanatı etkiledi beni Necip Fazıl’ın. Hâlâ gözümde bir arayış ve adanış abidesidir.
Necip Fazıl, “Umulur ki 15. İslâm Asrının yenileyicisi İslâm’da estetik planı başa alsın… Zira güzellik, hesap ve kitap sordurmadan yakalayıcı, zapt ve fethedicidir.” diyor. Bu sözün anlamı açık, ancak bu tarzda ocaklaşabiliyor muyuz? Neden?
“Gencûr-i cevâhir-i sanâyi; ol san’atı yok ki zevka râci.” (Sanat mücevheratı haznedarının sanat zevkini anlatma sanatı yok) demiş ya Şeyh Galip. Bu sorunun bende cevabı yok.
Batı’da sanat telakkilerinde farklılıklar olsa da onların genel anlayışıyla İslâm’ın sanat anlayışını karşılaştırır mısınız? Başlangıç ve varış noktaları olarak farklarını kısaca ifade eder misiniz?
Açık konuşalım; “Batı” dediğimizde muharref Tevrat, Zebur ve İncil kaynaklı modern Batı’yı oluşturan kıymetlerden bahsediyoruz. “İslâm” dediğimizde muharref olmayan, tahrif edilememiş Kur’ân’dan ve onun hayata geçişinin en sağlam ifadesi olan Sünnet’ten, Sünnet’in bize kadar gelen müessir seyrinden bahsediyoruz. Bu iki anlayışta da insanın yeryüzündeki mevkii, Allah karşısındaki vaziyetidir. Batılı anlayışta insan, cennetten kovulmuş, dünyaya atılmıştır. Dolayısıyla Tanrı’ya hınçlıdır, O’nunla savaştadır, üstün gelmek davasındadır. Fakat mutlak kudret sahibi olan Tanrı karşısında âcizdir, mahduttur. Mevlânâ der ki: “Damla, derya ile nasıl mücadele eder?” İnsan acıkır, yorulur, uykusu gelir, hastalanır ve hatta ölür. Ölüm dramdır. Nitekim Batı sanatlarının temelinde dram vardır. İslâmî anlayışta ise insan cennetteyken “Elestü birabbiküm?” hitabına mazhar olmuş ve kayıtsız şartsız “Evet!” demiştir. Farz edelim ki şöyle denildi: “Öyleyse ispat et!” Aslında biz Elest Bezmi'ndeki sözümüzün rehni olarak buradayız, kendi kendimizin rehniyiz. Bunun için Allah’a şükrederiz, O’nu tesbih ederiz ve yüceliğini ifade ederiz; yani hamdederiz. “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” (Şüphesiz biz Allah içiniz ve O’na döneceğiz!) deriz. Tasamız ve gâyemiz; cennete, ilk yaratıldığımız yere, asıl evimize dünya zahmetlerini aşıp dönebilmektir. Ölüm bizim için dram değil; vuslattır, kavuşmadır.
İman ve sanat arasındaki münasebet hakkında neler söylemek istersiniz? Bu iki mevzuyu kaynakta birleşmeleri ve birbirlerini yürütmeleri vs. açısından ele alır mısınız?
Sanatçının amel defteri vardır; kendisinin buna inanıp inanmaması hakikati değiştirmez. Amel deyin, iş deyin, fiil deyin, eylem deyin, edim deyin, ne derseniz deyin defterde yerini alır. Sanatın amel defteri olmaz; kendisi ameldir. Sözün özü sanat, sanatçının amelidir. Ahirette herkesin elinde sadece o defter olacak. İnancımız budur.
Sanat hem iç oluş hem de dış oluşumuz açısından gereklidir. Sanatın kitlelere telkin ve tesiri ve imanın ibdaî özelliğini açığa çıkarması açısından neler söylersiniz?
Naçizane düşüncem odur ki hitap muhataba özeldir. Ve hitabının muhatabı bizatihi sanatçının kendisidir. Kendine söylemediğini başkasına söylemez. Kendi üstünden herkese söyler. Başkaları kendilerindeki karşılığı kadar hitaba muhatap olurlar. Ya öyle değilse ne olacak? Ama öyledir. İman, iman eden içindir; etmeyen için iman yoktur. Mü’min sanatçı, eserini ortaya koyarken, sanatını icra ederken de mü’mindir, başka türlüsü mümkün değildir.
Sanat, dergi ve gazetelerin arka sayfa süsü veya hobiden ibaret değildir. Bu mevzuda neler söylersiniz?
Dediğim gibi sanat sanatçının amelidir. Sanatçıdan bağımsız değildir. Sanatçının hesap gününde hesabını vereceği amellerinden ayrı, lâ yüs’el bir amel değildir sanatı. İnanan inanır, inanmayan inanmaz.
Karikatür sanatı, vuruculuğu açısından İslâmî tebliğ, telkin ve tesir alanında önemli bir sanat dalı olarak nitelenebilir mi? Bu mevzu yeterince idrak ediliyor mu? Neden?
Takdir edersiniz ki karikatürün kabul gören genel mânâsından hareketle bu soruyu rahatça cevaplamak mümkün değil. Çünkü saldırmak, karalamak, aşağılamak, küfretmek gibi unsurları ihtiva eder. Oysa inancımız bizi bundan meneder. Charlie Hebdo karikatürlerini hatırlayanlar bilir. Hz. Peygamber’i hedef alan karikatürler dünyada büyük kriz ve protestolara sebep oldu, insanlar öldü. Ülkemizde de oldu. Okmeydanı’ndaki mitinge katılmıştım. Meydan hıncahınç doluydu. Öğle namazı için kalabalıktan uzaklaşıp bir yeşilliğe montumu sererken biri geldi, cemaat olduk. Selâm verdiğimizde cami cemaatinden fazla olduğumuzu gördüm. Biri koluma girdi, “Sabah erkenden hanıma, ‘Ulan, âhirette bu adamdan başkasından bize fayda yok; haydi bugün O'nun için meydana inelim!’ dedim, el ele geldik!” dedi. O günlerden unutamadığım bir hâtıra da şudur: 2. Matbaacılar Sitesi'ndeki ofiste bir tepki çizgisi çizmiştim; imza atıyorken esnaftan bir arkadaş gelip usulca selâm verdi. Görür görmez çizgiyi çözmüş, kendisi de çözülmüştü. Kendi kendine, “Yâ Resûlallah! Huzuruna vardığımda, ‘Ben de şunu yaptım.’ diyebileceğim bir şeyim yok!” deyip ağlamaya başladı. Çok geçmedi, aramızdan göçtü. Selâm ve rahmet olsun inşallah. Çizgi şöyleydi: Yeryüzünde üç beş sefil köpek gölgelerini yere sermiş, gökyüzünde bütün ihtişamıyla parlayan Ay’a karşı havlıyorlardı.
Bir röportajda, “Müslümanlar karikatürle ilgilenmeli mi?” diye soru sorulmuştu. “Karikatür Müslümanlarla ilgileniyor, cevabı siz verin.” demiştim.
İyi yanından bakarsak, iyi bakarsak, bize göre bakarsak ki öyle bakmalıyız ve baktığımız gibi de yapmalıyız... Kendi adıma tematik çalışmalarım oldu. Meselâ "40 Hadis 40 Çizgi", dünyada kendi alanında bir ilk. İçeride ve dışarıda sayısını bilemediğim kadar sergilendi. Yine "Ramazannâme" başlığıyla, her güne oruç temalı bir hadis'e, bir çizgi çalışmam oldu; o da alanında bir ilk. Ve yine Kur’ân-ı Kerim’in her sûresine bir çizgi; bitmek üzere kısmetse... Demem o ki elimizden geleni yapalım, ötesi Allah kerîm.
On yıllarınızı bu sanata vermiş biri olarak, karikatür sanatına başlamak isteyenlere neler tavsiye edersiniz?
Her zaman söylediğimi söylerim. Vazgeçebilenler vazgeçsin. Sözüm işi hobi olarak görenlere değil. Vazgeçemeyenler sürdürebilirler ancak. Onlar da sonunda ne yapmış olacaklarını düşünerek yapsınlar. Zira göz açıp kapayınca geçen ve ahirette hesabı olan tek bir hayatımız var.
Bu sene (2026) Star Gazetesi’nin düzenlediği törende 12. Necip Fazıl Saygı Ödülü aldınız. Geçmişten günümüze ve geleceğe yönelik bir muhasebe yaparak neler söylemek istersiniz?
Öncelikle Üstad’a selam ve rahmet olsun. Hatırası ebedi aziz olsun. Dediğiniz gibi ödüllerin 12.si oldu. Bir geleneği oluştu. Her daim önemi, kıymeti, bereketi artarak sürsün ve hayırlara vesile olsun inşallah.
Teşekkür ederiz.
Rica ederim.
Aylık Baran Dergisi 51. Sayı Mayıs 2026