Müslümanların nefis muhasebesi

Yazar Yaşar Değirmenci'nin Müslüman toplum üzerindeki erozyon ve daha fazlası üzerine röportajı.

30 Mayıs 2019 Perşembe 17:59
Müslümanların nefis muhasebesi

Yazar Değirmenci'nin Müslüman toplum üzerindeki erozyon ve daha fazlası üzerine verdiği o röportaj;

Toplumda genel olarak bir ahlaki erozyon söz konusu. Müslüman bir toplum neden bu vahim hale geldi?

Ahlak hayat tarzımıza girmediği için. “Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” diyen bir Peygamberin ümmetiyiz. Davranışlarımıza yansımalıydı. Sahabenin alimlerinden “Tercümanu’l Kur’an” lakaplı İbn Abbas’a göre Kur’an’da dört kısım ayet vardır: itikad, ahlak, ibadet, muamelat. Aslında bu dörtlü tasnif din binasının katlarını ifade eder.

Ahlak, dinin emir ve yasaklarının hayatımıza yansımasıdır. Bu sebeple olsa gerek 23 yıllık nübüvvet sürecinin ilk yıllarında nazil olan ayetleri konu tasnifine tabi tutacak olursak, bu ayetlerde itikattan sonra ahlakın geldiğini görürüz. İlk yılda nazil olan Kalem suresinin ayetlerinden biri de, adeta peygamberlik görevinin niçin Hz. Muhammed’e verildiği sorusuna cevap sadedinde gelen “Çünkü sen muhteşem bir ahlak üzeresin” ayetidir. Peygamberimizden iki ayaklı Kur’an olarak bahsedilir. Vahyin taşıyıcısı, ahlakı muhammediyenin mücessemidir. Ahlak, ibadetin değil imanın cilasıdır. İman yürekte yeşeren bir gülse, ahlak bu gülün sahibine sinen kokusudur.

Biz bu binanın katlarını tarumar ettik. Hatta binayı tahrip ettik. Bu Kur’ani sıralamanın tahrip edildiğini görüyoruz. İbadeti ahlakın yerine ikame ettiğinizde, ortaya bir tür ahlaksız abid çıkıyor. Dini siyasileştirenler ise din binasının ikinci katı olan ahlak katına muamelatın sadece siyasetle ilgili kısmını yerleştiriyorlar. Ahlaka ise din binasında ya hiç yer vermiyorlar ya da çekme kat kabilinden lütfen yer veriyorlar. Bu tahrif, hayatımızın bütün alanlarına yansıyor.

Her şey çöker, sonlanır, geçicidir. Din binamız çökmez, pörsümez, solmaz. Yeter ki yaşayışımız, din binamızın temeli olan Allah ve Rasulü’nün ölçüleriyle harcı karılsın.

Henüz daha  şahsiyet ve cemaat aşamalarında bir yığın mesele ile karşı karşıyayız.  Türkiye’deki İslami yapılanmalar, bu hareketi oluşturan bireylerin arasında henüz birlik, beraberlik, samimiyet, izzet ve şerefi dini ölçülerimizden alma gibi bir yapı oluşturamadılar. Kafalarını kiraya vermeyen, okumayı ve düşünmeyi hayatının bir parçası haline getiren,  kendi kalpleriyle duyan şahsiyetler çok az; entelektüel birikim sahibi, iyi yetişmiş, eylem, bilgi, iman ve ahlakıyla çevresinde temayüz etmiş, ihtisas sahibi, sorumluluğunun bilincinde, oturmuş kişiliğiyle çevresine güven telkin eden Müslüman şahsiyetlere olan ihtiyaç her zamankinden çok fazla. Allah’ın kitabında “İçinizde bulunsun” buyurduğu o cins ve çekirdek kadroyu oluşturacak şahsiyetleri yetiştirebilecek sosyal kurumlar (mektepler), yapılar olmalı. Bu mektepler sadece ‘öğretim’ değil özellikle ‘eğitim’ ağırlıklı olmalı ve bireyi donanımlı kılmalı. Kapatılan medreselerin ihyası ile başlanıp şeklî dindarlıktan vasıflı dindarlığa geçilmeli. Güven duy! Güvenilir ol! Güven ver!

Hayırlı nimet şer olur mu? Sahabilerden biri sordu:

Ya Rasulullah, hiç hayırlı bir nimet şer olabilir, bozulmaya yol açabilir mi? Efendimiz bir süre sükut etti. Zira meselenin daha iyi anlaşılması için vahye yönelmişti. Sahabilerden soru soran zata çıkışanlar oldu:

 “Sen kim oluyorsun ki Nebi’ye böyle sual soruyorsun? Bak sana cevap bile vermiyor. Çünkü Peygamberimizin sükutundan O’nun bu sorudan müteessir olduğunu sanmışlardı.

 Daha sonra Rasulullahın mübarek vücudunu yıkarcasına bir ter boşaldığını görünce vahiy geldiğini anladılar. Allah Rasulü soru soran kişiyi taltif edercesine sordu:

“O kişi nerde?” Sonra devamla konuyu izah etti:

“Evet. Mal, servet Allah’ın insanlara bahşettiği saadettir, hayırdır. Bu yönüyle şer ve fesat olmaktan uzaktır. Lâkin bu servetin gerek kazanılması esnasında, gerek harcanmasında onun mahiyeti değişir. Bu ne gibidir bilir misiniz? Dökülen bahar yağmurlarıyla yetişen otlardan bir kısmı zehirlidir. Bir kısmı da temizdir, zümrüt gibi yeşildir. Bir kuzu bol bol yeşil ot yer, doyar, bahar güneşinin karşısında sağa sola koşar, oynar, sıçrar, rahatlar. Fakat zehirli otu yiyen bir kuzunun karnı şişer, müthiş ağrılar içinde ya derhal ölür ya da hastalanır. İşte bu dünya malı da yeşil ot gibidir. Caziptir, tatlıdır. Bu nimeti helal yollardan kazanıp; bu nimetten miskine, yetime, vatanından ırak yolculara sadaka olarak veren zengin müslüman  hayırlı kişidir. Haksız, haram mal toplayan da daima yiyen, bir türlü doymayan obur gibidir. Kıyamet gününde bu mal kendi sahibinin cimriliğine şahitlik edecektir. Böylece hayırlı bir nimet, şer olabilir. Peygamberimizin şu hadisi şerifi de bu hususta çok önemlidir.

“İki aç kurdun bir sürüye saldırmasıyla, sürüye verdikleri zarar, kişinin mal ve makam hırsıyla dinine verdiği zarardan daha fazla değildir.”

-Müslümanlar modern hayatın saldırılarına karşı nasıl direnmelidir?

Hz. Ömer’in ‘İnandığın gibi yaşamazsan yaşadığın gibi inanmaya başlarsın’

Dinimizin sabiteleri ile değişkenlerini iyi bilinmeli. Modern hayatta yaşamamız, bizi modernizmin esaretine sokmamalı. Değişimi takip ederken ‘Biz kalarak değişmeli, değişirken biz kalmalı.

Modernlik, deizmin kök salması, dinin hayattan uzaklaştırılması, din-dışı bir dünyanın kurulmasıydı. Hayat tarzı ‘din’ haline getirilince; hak ve hakikatin, kendi mukaddeslerin yerini yapay kutsallar aldı. Dinin tarifinde ‘akıl sahipleri’ diye başladığı halde rasyonalizm, insana değer veren bir dine sahip olduğu halde hümanizm, yaradılış gayesi ‘Allah’a kulluk’ olduğu halde kulluğun yerini alan her arzu ve istek (nefsi emaresi) bunların kulu/kölesi olurken dahi ‘özgürlük’ teranesi, vs.

Yani paganizm tek gerçek katına yükseltilmesi, ateizmin kök salması, nihilizme giden yolların yapıtaşlarının döşenmesi, dolayısıyla dindışı kutsallıkların ve teknopaganizmin hükmünü icra etmesi. Böyle saldırı olunca medyanın, bilgisayar/internet teknolojisinin de bu taarruz ve tecavüzlere zemin hazırlaması, direnci azalttı. Her tür nihilizm ve paganizm biçiminin mantar gibi bittiği, kitlelerin kaygan zeminlerde patinaj yapmaya sürüklendiği, demokrasinin buharlaştığı, hız ve hazzın, yaşanan hayatın bir parçası haline geldi/getirildi.

İnsanlık, sahte kutsallıklara fırlatıldı. Bu büyük ve vahim tehlikenin farkında olunup âcil tedbir için gayret gösterilmez, uyuşturulmuş, hassasiyetlerini kaybetmiş hale gelir/getirilirse sonuç felaket olur. 

Bir toplumu ayakta tutan güç, sahip olduğu ruhudur; yaşayan, diri ve diriltici bir ruha sahip olması. Ruhu kaybetmeyen, daha doğrusu bir ruhu olduğunu bilen ve o ruhla nefes alıp veren bir toplum, gücünü de, zaaflarını da iyi bilir. O yüzden düşmez; kimi zaman tökezlese bile asla düşmez. düşmesine izin vermez. Bu ruhu kaybetmediğimiz, canlı tuttuğumuz müddetçe modern hayatın saldırılarına karşı direniriz.

Kendi ölçülerimizle/değerlerimizle düşünmemiz, ona göre hareket etmemiz gerekirken, batasıca Batı’nın kavramlarıyla düşünür, ona göre hareket eder hale geldik/getirildik.

Putlaşma, putlaştırma normalleşir hale geldi. Normaller anormalleşti, anormaller normalleşti. Mesela laiklik. Kilise ilim çatışmasını, Fransız ihtilalinin çıkış sebeplerini, klasik demokrasinin kurucusu Lock’un ‘en az kötü rejim’ dediğini ‘demokrasi kitabını yazdın. Bir de ahlak kitabı da yaz’ diyenlere ‘İncil varken ahlak kitabı mı yazılır’ cevabını bile bilmeyen bizim sözde aydınlarımız, laik ahlak, sosyal ahlak, laikliksiz yaşanmaz herzelerini nereye koyacaksınız? Laikliğin bir din gibi algılanması, dogmalaştırılması ve topluma dayatılmaya çalışılması, Anıt kabir ziyaretlerinde yapılanlar, putlaştırmaların normal hale gelmesi/getirilmesi, vs. bizde direnç bırakmaz. Din dil tarih şuuruyla modern hayatın saldırılarına mukavemet gösteririz. Kendi tarihini dahi vermeyen/verdirilmeyen bu milletin evlatları nasıl maddi manevi saldırılara direnç gösterebilir? Tanzimat’la yönünü, Cumhuriyet’le yörüngesini yitirdiği anlatılarak tedbir aldırılmalıydı. Yönünü ve yörüngesini yitiren bir toplumun ruhunu da yitirmesine yol açacak zihnî ve ahlâkî bir savrulma yaşamasının önüne geçilmeliydi.

Dünyanın dört bir tarafında Türkiye’yi son kale olarak görüp, son kalenin düşmemesi için dua eden mazlumların umutlarının sönmemesi için basiretle ve ferasetle hareket ederek modern hayatın saldırılarına karşı direniriz.Yükümüz de, yükümlülüğümüz de ağır! Yükümlülüğümüzün bilinciyle hareket edemezsek bu yükün altında kalırız ve bize umut olarak bakan mazlumların umutlarının suya düşmesinin vebalini iki cihanda da ödeyemeyiz!

Müslümanlar modern hayatın saldırılarına karşı öncelikle İslâm'ın fosilleştirilemeyen, dize getirilemeyen, protestanlaştırılamayan ve dönüştürülemeyen tek din olduğu gerçeğini bilerek nefes alıp vermekten ve geleceği inşa edecek (düşünce, kültür, sanat ve medya başta olmak üzere) her alanda uzun soluklu bir medeniyet yolcusu olduğunu unutmadığımız müddetçe direnebiliriz.  Medeniyetimizle irtibatımızın kesilmesi/kestirilmesi de düşmanlarımızın ve ihanet şebekeliği yapacak kadar alçalan içimizdekilerin gayesi bu direncin kırılmasıdır. Buna çok dikkat etmemiz gerekir. Bizim bu direnci kaybetmemiz, sırf bizi değil, dünyayı da yaşanılamaz bir yere çevirir. Farklılıkların buharlaştığı, her şeyin her şeye dönüşebildiği bir melezleşme, kendi değerlerini kaybetme modernleşme adı altında yaşanıyor. Uzlaştırmacılık biçimleri üretilerek bize yutturulmaya çalışılıyor. Bütün bunları düşünerek modern hayatın saldırılarına karşı ‘nasıl direnmelidir?’ sorusuna cevap verebiliriz.

-Dijital çağda müslümanlar nasıl bir duruş sergilemeleri gerekir?

İletişim insanoğlu yaratıldığından beridir var olan bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyaç zamanlara, dönemlere göre farklı araç ve gereçlerle sağlanmıştır.  Özellikle yaşadığımız bu dönemde teknolojinin gelişmesiyle iletişim araçları ileri bir seviyeye gelmiştir. 

Unutmamamız gereken husus: Durduğumuz yerin, gördüğümüz şeyi belirlemesi. Nerede durduklarını bilemeyenler, nereye, ne'yle, niçin ve nasıl gitmelerini de bilemezler! İçinde bulunduğumuz şartları iyi bilmemiz ve tanımamız gerekiyor. Zihnimizin, ruhumuzun, duygu ve düşüncelerimizin, hassasiyetlerimizin, tasavvurumuzun neden ve nerelerden etkilendiğinin hesabını yaptığımızda, dijitalin bütün araçları olduğunu kabul ederiz. Bu araçlar amaç haline gelince de tam bir zihnî körleşmeye sebep oluyor. Dijital çağda yaşayan Müslümanlar olarak çağı tanımamız şarttır. Tanıyamazsanız, tanımlanırsınız ve tanımlandığınızı da fark edemediğiniz için oraya buraya doğru yuvarlanır durursunuz.

Çağ, tam bir ağa dönüştü. İnsanımızı tanınamayacak hâle getirir, ağlarına alır, dönüştürür ve bitirir. Çağ'ın ağları, ve kavramları, zihninizi tam anlamıyla bozdu. Dilimizi, yerimizi ve yönümüzü kaybettik. Çağın ağlarının içinde debelenir, oraya buraya sürüklenir hale geldik/getirildik. Sonuçta, ortada bize ait bir çağrımız kalmaz. Bizi esaret altına alır, kendi değerlerimizle düşünmez/düşünemez hale getirilirsek, neslimiz robot haline getirilir.  

Konuyla ilgili medyada yapılan inceleme verilerinde derlenen bilgilere göre, gün içinde bilgisayar başında ortalama 7 saat vakit geçirdiğimiz, sosyal medyaya ise günde en az 3 saat zaman ayırdığımız ortaya çıktı. Bu bilgiler açıkça göstermektedir ki sadece Türkiye açısından düşünülecek olursa, internetle sanal medya ile geçirilen vakit birçok insanın uyku süresinde, çalışma süresinden ailesine ayırdığı vakitten çok daha fazladır. Eskiden insanlar birbirleriyle muhabbet eder hal hatır sorar iken şimdi aynı evde yaşayan insanlar dijital çağın müptelası olmuş durumdalar. Kendisine hakkı ve hakikati düstur edinmiş bir bireyin bilgiyi edinirken besleneceği kaynaklardan biri de internet olarak yerini almıştır. Toplumumuz açısından internet/ sanal âlem her önüne gelenin bilgi yüklediği bir zemindir. Bunun böyle olması bilginin güvenirliği, doğruluğunu azaltmaktadır. İnsanlar bilgiyi yüklerken bilginin tek gerçek olduğu düşünmeye başlamışlardır. Hak ve hakikatin yerini sanal dünya almıştır. Bizi heyecanlandırması gereken âyet ve hadisler hayatımızdan çekilmiş/çektirilmiştir.

Yaşadığımız dijital emperyalizm, tam bir sömürge ülkelerinin en tesirli sahası olmuştur.

Kendi hayat tarzımızdan, siyasi, coğrafi, kültürel, zihni yapılarımıza varıncaya kadar.

Emperyalizmin bütün çeşitleri, dijital emperyalizm biçimi, şu an mutlaka tedbir almamız gereken yeni nesilleri de korumamız yaşadığımız çağın virüsleri.

-İslam dünyasının geri kalmışlığı nasıl bitirilir?

İlim ve fikir adamları, İslam dünyasının geri kalmışlığını Müslümanların elde ettikleri zaferlerle şımarıp gurura kapılmaları ve Batının ilerlemesi karşısında gafil avlanmalarına bağlarlar.

Yegâne hedef olarak öbür dünyayı seçen sufi anlayışın yayılışı, ulemanın gelişmeler karşısında kendini yenileyememesi, ümitsizliğe kapılma, şura ile hareket edilmeyip şuranın kaldırılması.

Müslümanlar Batı'nın ilerlediğini fark edince, aşağılık kompleksine kapıldılar. Kendi kavram ve değerlerimizle düşünemez hale geldik/getirildik. Varını yoğunu onlardan kurtulmaya harcayıp ilmi bıraktılar ve geri kaldılar.

Âlimlerimiz, hastalığı teşhis etmedikleri gibi yanlış teşhis koydular. Sadece belirtilerini söylediler. Başkasının ağzıyla yeak yemeyi tercih ettiler. Batı’ya giden veya gönderdiklerimiz (Abdülhamid Dönemi dahil) onların uşağı haline geldiler/getirildiler.

Yaşadıkları ve devrin hastalıklarını gördükleri manzaraya göre değerlendirdiler. Sebep-sonuç meselesini bile düşünmediler.

Her devirde yapmamız gerekeni yapamayışımız! Müslümanların kurtuluşları uğrunda maldan ve candan fedakârlık yapamamaları.

Şuurlu geçinenler bile, işgal altındaki İslam toprakları için Müslümanlar yeterli mal ve can fedakârlığını gösteremeyip slogan, mümayiş, vs ile yetinmeleri. Bazı Müslümanların korkularından Batılı devletlerin safında yer almaları.

Şûraya dayalı olmayan keyfi yönetimler, sonra iktisadi gerileme, kadın meselesi başta olmak üzere başkalarını taklit ve özenti asıl gerileme sebebidir.

Aasıl meselenin Müslümanların başsızlığından kaynaklandığındandır. Meselelere peşin hükümlü ve ideolojik bakmalar, ilmi tesbit ve teşhis koymaktan uzaklaşmalar bir ‘hilafet meselesi’ni bile konuşamaz hale getirildi. Buna ilave olarak sekülerleşme, putlaşma ve putlaştırma, laiklik, demokrasi vs.yi   söyleyebiliriz.

Müslümanların bu hale düşmelerinin asıl sebepleri, cehalet, ilme sarılmamak, ahlakın bozulması, yönetenlerin ahlaki çöküşleri, düşmandan ve ölümden korkmaları, Allah’ın rahmetinden ümit kesip ye’se kapılmaları, geçmişe taassupla tutunmaları ya da onu bütünüyle reddetmeleridir.

Toplumda ve siyasi hayatta dürüstlüğün kaybolup gitmesi, birbirimize düşmanlığı âdeta sever hale gelmemiz, müminleri birbirine bağlayan manevi rabıtaların unutulması, bulaşıcı hastalıklar gibi yayıldıkça yayılan dünyevileşme hastalığı, kendi şahsi çıkarlarımıza yöneltmemizdir. Bu hastalıklara karşı imanı, dürüstlüğü, muhabbeti, manevi bağları, şurayı/meşvereti ve milletine yardım etme düşüncesini gerçekleştirdiğimizde geri kalmışlığı bitiririz.

Akit Youtube Kanalına Abone Ol

Haftanın Özeti

www.yeniakit.com.tr internet sitesinde yayınlanan yazı, haber, röportaj, fotoğraf, resim, sesli veya görüntülü sair içeriklerle ilgili telif hakları Uğurlu Gazetecilik Basın Yayın Matbaacılık Reklamcılık Limited Şirketi’ne aittir. Bu içeriklerin iktibas hakkı saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeksizin iktibas olunamaz; hiçbir surette kopyalanamaz, yeniden yayıma konulamaz.
Haber Tarihi: 30 Mayıs 2019 Perşembe 17:59

YORUM YAZ

    Günün Özeti

    Günün Karikatürü

    18 Haziran 2019