İsrail’in akademik sistemdeki konumu, yükseköğretim kurumlarından uluslararası fon mekanizmalarına, düşünce kuruluşlarından yayıncılığa kadar geniş bir yapıyı kapsamaktadır. İsrail, araştırma ve geliştirmeye ayırdığı bütçe oranı bakımından dünyada ilk sıralarda yer almaktadır. OECD verilerine göre İsrail, gayri safi yurt içi hasılasının yaklaşık yüzde 6’sını araştırma faaliyetlerine ayırmaktadır. Bu oran, onu dünyanın en yüksek AR-GE yoğunluğuna sahip ülkelerinden biri hâline getirmiştir.
İsrail’in akademik sistemdeki konumu, yükseköğretim kurumlarından uluslararası fon mekanizmalarına, düşünce kuruluşlarından yayıncılığa kadar geniş bir yapıyı kapsamaktadır. İsrail, araştırma ve geliştirmeye ayırdığı bütçe oranı bakımından dünyada ilk sıralarda yer almaktadır. OECD verilerine göre İsrail, gayri safi yurt içi hasılasının yaklaşık yüzde 6’sını araştırma faaliyetlerine ayırmaktadır. Bu oran, onu dünyanın en yüksek AR-GE yoğunluğuna sahip ülkelerinden biri hâline getirmiştir.
İsrail’deki üniversiteler, bu yapının temelini oluşturmaktadır. Hebrew University of Jerusalem, Tel Aviv University, Technion, Weizmann Institute of Science ve Ben-Gurion University of the Negev gibi kurumlar hem bilimsel üretim kapasiteleri hem de uluslararası işbirlikleri açısından dikkat çekmektedir. Bu üniversiteler, akademik alanlarla birlikte sanayi ve savunma teknolojileriyle bağlantılı araştırmalarda da yapmaktadır. Özellikle Technion, mühendislik ve yapay zekâ temelli savunma projelerinde İsrail ordusuyla ortak çalışmalar yürütmektedir.
Avrupa ve Amerika’daki üniversitelerde ise İsrail lehine yürütülen faaliyetler, sadece fon ve bağış ağlarıyla sınırlı değildir. Akademik ortamda, Yahudi kimliğine veya İsrail devletine yönelik herhangi bir eleştirinin “antisemitik söylem” olarak tanımlanmasını sağlayan kurumsal mekanizmalar oluşturulmuştur. ABD’deki üniversitelerde -örneğin Columbia, Harvard, New York University (NYU), UC Berkeley, Northwestern, University of Minnesota ve Portland State- ve Avrupa’da Oxford ile Cambridge gibi kurumlarda, özellikle Office of Antisemitism Monitoring ve benzeri kuruluşlara/komitelere dayanarak kampüslerde yapılan konuşmalar, öğrenci etkinlikleri ve akademik sunumlar izlenmekte; İsrail’e yönelik eleştiriler sıklıkla güvenlik veya nefret suçu kapsamında değerlendirilmektedir. Bu yaklaşım, özellikle Filistin meselesiyle ilgili dersler, seminerler ve araştırma projeleri üzerinde dolaylı bir otosansür etkisi meydana getirmiştir. 2023 yılında Columbia, Harvard ve NYU’da Filistinli akademisyenlerin konferans davetlerinin iptal edilmesi, bu durumun somut örnekleri arasında gösterilmektedir.
Benzer şekilde 2023’ten itibaren ABD, Almanya ve İngiltere’deki birçok üniversitede Filistin’e yönelik akademik çalışmalar iptal edilmekte, etkinlikler yasaklanmakta ve yayın süreçleri engellenmektedir. Almanya’da Köln Üniversitesi, Filistin’e destek veren bir akademisyenin ziyaretçi profesörlük teklifini geri çekmiş, Berlin ve Münih’teki üniversitelerde Filistin temalı paneller güvenlik gerekçesiyle iptal edilmiştir. ABD’de ise birçok üniversitede Filistin çalışmalarıyla ilgili konferans ve seminerler, antisemitizm tanımına aykırı olduğu iddiasıyla sansürlenmiştir. İngiltere’de Oxford ve Cambridge gibi kurumlarda Filistin araştırmalarına dair bildiriler, “tarafsızlık” ilkesi gerekçesiyle reddedilmiştir. Mesela İngiltere’de 2024 yılında Oxford ve Cambridge Üniversitelerinde, Filistin’deki insan hakları ihlallerine dikkat çeken akademik bildiriler, antisemitizm tanımıyla çeliştiği gerekçesiyle yayımlanmamıştır. Bu gelişmeler, Batı akademisinde Filistin konusunun giderek görünmez hâle getirildiğini göstermektedir.
Bu mekanizmalar söylem denetimiyle sınırlı kalmamış, İsrail’in Gazze ve Batı Şeria’daki baskı, zulüm ve katliamlarına dair araştırmaların görünürlüğünü de doğrudan etkilemektedir. Birçok akademik dergi ve yayınevi, Gazze’deki insan hakları ihlalleri veya katliamlarla ilişkin çalışmaları “tarafsızlık ilkesine uymadığı” gerekçesiyle geri çevirmektedir. 2024 yılında Amerikan Sosyoloji Derneği’nin yıllık kongresinde Filistin sunumlarının programdan çıkarılması, “akademik sansür” tartışmalarını yeniden gündeme taşımıştır. Ayrıca medya ve akademi arasındaki yakın işbirliği, Gazze politikalarının “güvenlik tedbiri” veya “terörle mücadele” söylemleriyle normalleştirilmesine yol açmıştır.
Görülüyor ki Batı dünyasında, özellikle üniversitelere ve düşünce kuruluşlarına yerleşmiş Yahudi veya Yahudi yanlısı çevreler, bilgiyi kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirebilen bir tahakküm kurmuştur. Artık bilgi, kimin elinde güç varsa onun istediği biçimde eğilip bükülebilmektedir. Bu çevreler, çıkarlarına göre hakikati diledikleri gibi dizayn etmekte, dün savunduklarını bugün inkâr edebilmekte ve bu değişimi pişkince dünyaya dayatabilmektedir. Rusya-Ukrayna savaşında Rus edebiyatına dair çalışmaları yasaklatabilen aynı sistem, işine gelmediğinde İsrail’in Filistin’deki uygulamalarını da sansürleyebilmekte, akademik alanı kendi politik ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirmektedir.
Finansman açısından bakıldığında, İsrail’in uluslararası araştırma fonlarına katılımı belirleyici bir unsurdur. Avrupa Birliği’nin Horizon programlarına 1996’dan bu yana “ilişkili ülke” statüsüyle katılan İsrail, bu sayede AB üyesi ülkelerle eşit şartlarda fon çağrılarına dahil olmuştur. 2021–2024 döneminde Horizon Europe programı kapsamında yaklaşık 1,1 milyar avro tutarında fon almıştır. Bu kaynaklar, üniversiteler, teknoloji şirketleri ve araştırma merkezleri arasında dağıtılmıştır. Avrupa Komisyonu verilerine göre İsrail, beş binden fazla ortak projede yer almış ve yüzlerce kurum aracılığıyla uluslararası işbirliklerini sürdürmüştür.
Ülkenin akademik yayıncılık alanındaki etkinliği dikkat çekicidir. İsrail’de 1929’da Kudüs İbrani Üniversitesi tarafından kurulan Magnes Press, ülkenin ilk akademik yayınevi olarak öne çıkmıştır. Tel Aviv University Press, Bar-Ilan University Press, Ben-Gurion University Press ve Weizmann Institute Press gibi yayınevleri, hem yerel hem uluslararası ölçekte üretim yapmaktadır. Ancak bu yapı yalnızca bilimsel üretimle sınırlı değildir. Yayıncılık faaliyetleri, İsrail’in kendi ideolojik bakışını ve politik çıkarlarını akademik söylem biçimine dönüştürdüğü bir propaganda ağına dönüşmüştür.
İsrail, Batı dünyasının desteğini de arkasına alarak, üniversitelerden düşünce kuruluşlarına kadar geniş bir alanda akademiyi kendi lehine dizayn etmiştir. Oxford, Harvard, Stanford, Cambridge gibi kurumlarda “Orta Doğu siyaseti”, “Yahudi tarihi”, “Holokost çalışmaları” ve “Arap-İsrail ilişkileri” başlıklı programlar, büyük ölçüde Yahudi merkezli tezleri yaygınlaştıran bir ideolojik zemin üretmektedir. Bu bölümler, gerçekte bölgesel dengeyi anlamak için yapılmamakta, bilakis İsrail’in politik meşruiyetini akademik çerçeveye yerleştirmeyi amaçlamaktadır. Böylece Batı üniversiteleri, Filistin’deki zulmü eleştirmek yerine onu “güvenlik doktrini” altında normalleştiren bir söylemi yeniden üretmektedir.
Antisemitizm ve Holokost kavramları, bu akademik düzenin en güçlü ideolojik kalkanıdır. İsrail, bu kavramları birer etik değer olmaktan çıkarıp siyasî bir silaha dönüştürmüştür. En ufak bir eleştiri, “antisemitik” suçlamasıyla susturulmakta; Filistin’e dair araştırmalar, yayınlar veya konuşmalar sansürlenmektedir. Akademik platformlarda, medya kanallarında ve hatta dijital arama motorlarında İsrail’e yöneltilen her eleştiri sistematik biçimde bastırılmakta, görünmez hâle getirilmektedir. Bugün küresel ölçekte bilgi akışı, İsrail’in politik hassasiyetlerine göre filtrelenmektedir. Google arama sonuçlarından akademik veri tabanlarına kadar uzanan bu dijital düzen, Yahudi’nin çıkarlarını koruyacak biçimde şekillendirilmiştir.
Bu süreçte, istihbarat ve teknoloji şirketleriyle iç içe geçmiş akademik kurumlar sayesinde, Yahudi, bilginin dolaşımını da kontrol edebilmektedir. Yapay zekâ algoritmaları, haber akışları, veri merkezleri ve sosyal medya etkileşimleri bu denetim mekanizmasının bir parçasıdır. Akademik alanın derinlerinde kurulan bu ağlar, zaman zaman şantaj, casusluk, bilgi manipülasyonu ve medya baskısı gibi araçlarla desteklenmektedir.
Bu tablo karşısında, başta Türkiye olmak üzere bağımsız ülkelerin kendi akademik yapılanmalarını güçlendirmesi zorunlu hâle gelmiştir. Özellikle Türkiye’deki üniversiteler, Yahudi’ye hizmet edercesine kurulan bu yapılanmadan sıyrılmaya yönelik yeni bir hazırlığa girişmelidir. Bu aynı zamanda bizim Gazze’ye olan borcumuzdur.
Artık küresel akademinin yönünü belirleyen bu tek merkezli yapının karşısına, kendi dünya görüşümüzü ve medeniyet iddiamızı esas alan yeni bir akademik pakt çıkarılmalıdır. Bu pakt, bilginin hakikatle bağını yeniden kuracak, ilmî üretimi Batı’nın “ideolojik” filtresinden değil, kendi dünya görüşümüzden geçirecektir. Literatürde sırf “kaynakta yok” gerekçesiyle dışlanan Necip Fazıl gibi fikir önderlerinin, medeniyet tasavvurumuzun aslî unsurları olarak yer aldığı bir akademik zemin kurulmalıdır. Bu oluşumda, Batı’nın ve İsrail lobisinin dilediği gibi at oynatamayacağı; paranın, şantajın değil, bizzat iyi, doğru ve güzelin olacağı bir sistem inşa edilmelidir.
Türkiye’nin öncülüğünde kurulacak bu pakt, antisemitizm kavramının geçersizliği üzerine çalışmalı ve Holokost’un politik araç hâline getirilişi de ele alınarak etkisi düşürülmelidir. Akademik kurumlar, üniversiteler ve düşünce merkezleri, İsrail lobisinin yönlendirdiği raporları ve fon mekanizmalarını yeniden incelemeli, bu ağların bilgi üretimini nasıl tekelleştirdiğini belgelemelidir.
Mardin Artuklu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İbrahim Özcoşar’ın geçtiğimiz günlerde AA için kaleme aldığı analizinde de dediği gibi, her ülkenin kendi “akademik sumud”unu, yani bilgi direnişini örgütlemesi zaruridir. Bu kapsamda üniversitelerde “Kudüs ve Filistin Çalışmaları” gibi derslerin açılması, siyonist akademik baskıya karşı farkındalık seminerlerinin düzenlenmesi, bağımsız araştırma konsorsiyumlarının kurulması ve adalet merkezli uluslararası ağların oluşturulması gerekmektedir.
Gazze’de yaşanan insanlık suçları, Gazze’nin meselesi olmaktan çok öte bir vaziyettedir. Oradaki her problem bizim kendi meselemizdir. Bu sebeple, akademik tarafsızlık adı altında işlenen suskunluk son bulmalı, vicdan sahibi her akademisyen, araştırmacı ve öğrenci; bilgi, söz ve eylem yoluyla bu zulme karşı durmalıdır.
Murat Akdemir - Baran Haber