Şeyh Said’in yakın dava arkadaşı ve damadı Melekanlıların büyüğü Şeyh Abdullah, idam edildi. Şeyh Abdullah’ın kardeşi Şeyh İbrahim, kıyamdan sonra yakalanıp Muş Cezaevi’ne konuldu. Bir daha geri dönmedi. Kimsenin akıbetini araştırma şansı da yoktu. Cezaev
Bugün tartıştığımız faili meçhul cinayetler, JİTEM’vari yöntemlerle adam öldürmeler, götürülüp de bir daha dönmemeler Şeyh Said olayı münasebetiyle fazlasıyla yaşandı. Binlerce kişi ya asıldı, ya kurşuna dizildi, ya işkence altında can verdi. Genç, yaşlı, kadın, çocuk demeden insanlar yurtlarından çıkarıldı. Evleri yakılıp topraklarına el konularak sürgün edildiler. Hiç bilmedikleri topraklarda aç ve sefil bir halde mecburi iskana tabi tutuldular. Bingöl’ün Solhan ilçesine bağlı Melekan (Mutluca) köyünde ikamet eden Melekan Şeyhleri’nin, aile efratlarının ve yakınlarının maruz kaldığı muamele, o dönem doğuda yaşananların özeti niteliğinde. Melekanlıların büyüğü Şeyh Abdullah, Şeyh Said’in hem yakın dava arkadaşı, hem damadı, hem de teyze oğlu. Kendisi de Nakşibendi mürşidi olan Şeyh Abdullah, Diyarbakır’da Şeyh Said’le birlikte idam edildi. Bazmanalı Hacı Halit ve 24 yaşındaki oğlu Melle Emin de yine aynı şekilde darağacında asıldı. Melle Mahmud, kurşunlanarak şehid edildi.
giden geri dönmedi
Şeyh Abdullah’ın kardeşi Şeyh İbrahim, kıyamdan sonra yakalanıp Muş Cezaevi’ne konuldu. Bir daha geri dönmedi. Kimsenin akıbetini araştırma şansı da yoktu. Cezaevinde öldürüldüğü tahmin ediliyor. Ancak işkenceyle mi, zehirlenerek mi yoksa daha farklı bir yöntemle mi öldürüldüğü bilinmiyor. Mezarı ortada yok. Şeyh Abdullah’ın hem kuzeni hem de eniştesi olan Şeyh Kasım, Amasya’ya cezaevine götürüldü. O da bir daha geri dönemdi. Ölümü ve akıbeti faili meçhul olarak kaldı. Mezarı bilinmiyor. Şeyh Kasım, cezaevine konulduğunda 80 yaşından büyüktü. Yaşlı olduğu için Şeyh Said kıyamına doğrudan katılmamıştı. Şeyh Kasım’ın oğlu Şeyh Muhammed ise Bitlis’e götürülüp burada cezaevine konuldu. Şeyh Muhammed’in de akıbeti faili meçhul kaldı. Zaten götürülene bir daha dönmeyecek gözüyle bakılıyordu. Melekan’a gelen askerler, önlerine çıkanlara rastgele ateş etti. 4 kişi bu şekilde can verdi. Sağır ve dilsiz bir Melekan sakinine ise “Dur” deniliyor. Her şeyden habersiz yoluna devam eden engelli şahıs, jandarmanın ateşiyle can veriyor. Melekan’ın komşusu Hazarşah köyünde de 7 kişi jandarma tarafından öldürülüyor. Mezarları şu an bir ağacın altında bulunuyor. Ağaca dokunmayan köylüler burayı çevirip kabristan haline getirmiş. Solhan’ın Göv köyünde askerlerin 40 kişiyi bir yere topladığı ve burayı ateşe verdiği, bir annenin yanmasın diye kucağındaki çocuğu pencereden dışarıya attığı, bu çocuğun süngünün ucuyla tekrar içeri atıldığı halen halk arasında konuşuluyor. Baskıya uğrayan köylerde uzun bir süre Cuma namazını kıldıracak bilgiye sahip kimse bulunmadı. Din bilginleri, şeyhler, alimler ve melleler ya idam ediliyor, ya hapse atılıyor, ya sürgün ediliyor, ya çekip gidiyor.
KUCAKTAKİ BEBEKLE SÜRGÜN...
Hadiseden sonra Şeyh Abdullah Melekani’nin zevceleri Hayriye ve Nafiye Hanım ile 8 aylık kızı Emine (Refah Partisi eski Bingöl Milletvekili Mahmut Sönmez’in annesi) ve kız kardeşi Rukiye Hanım, Aksaray’a sürgün ediliyor. Aftan sonra geri dönüyorlar, ancak Aksaray’da kaldıkları süre zarfında büyük zorluklarla karşılaşıyorlar. Ailenin kadınlarının sürgün edildiği Aksaray’a gittiğini belirten Şeyh Abdullah’ın torunu Nasır Sönmez, “İdamlardan sonra sürgün kararı çıkarıyorlar. Hükümetin baskısı çok oluyor. Nafiye Hanım’la Hayriye Hanım Şeyh Hasan’la beraber Aksaray’a gidiyor. Aksaray’a gidip onların yaşadığı zorlukları bizzat görmek istedim. Yol yok, araç yok, bin bir zorluklar içerisinde buraya gelmişler. Aksaray’da Kürt köyleri var. Onlara sahip çıkmışlar. Geçimlerini sağlamışlar. Hastalıkları olsa tedavi etmişler” diyor.
“ÇİRKİN BİR TİYATROYDU”
Dedesi, Şeyh Said ve diğer kişilerin idam fermanlarının önceden yazıldığını vurgulayan Sönmez, ifade alma işlemlerinin formaliteden ibaret olduğuna işaret ederek, “Mahkeme bir mizansendir, çirkin bir tiyatrodur. Karar önceden verilmiş zaten. Amaç oradaki insanları birbirine kırdırtmak, birbirlerinin aleyhine, suçlayıcı şeyler söyletmektir. Çok çirkin şeyler sergileniyor. Hatta bazen dalga geçmeler, hakarete varan küçümsemeler. Benim orada gördüğüm bir şey var. Hem Şeyh Said olsun hem Şeyh Abdullah olsun idam edilmemeleri için fazla ifade vermiyorlar. Mahkeme özellikle bunun üzerinde ısrarla duruyor; ‘Oradaki komutanlar kimlerdir? Hareketi kimler yönetiyor?’ Bunu ispat etmeye, bulmaya çalışıyorlar. Onun için özellikle Şeyh Said’i falan soruyorlar. Kimse aslında kimseyi cephe komutanı olarak atamamış. Öyle organize bir örgüt yok ki. Öyle bir plan, program yok. Sanki her şey çürütülürse, ortada delil olmazsa mahkeme bunları idam etmeyecek gibi davranılıyor. Halbuki önceden idamlara karar vermişler zaten. Ve nitekim sonra idamlar başlıyor” ifadelerini kullanıyor.
EVRİM TEORİSİNİ SAVUNUNCA...
Dedelerinin dinleri uğruna kendilerini feda ettiklerini kaydeden Nasır Sönmez, İttihat ve Terakki zihniyetinin icraatlarından duyulan kaygıyı göstermesi açısından devlete ajanlık yapıp Şeyh Said’i yakalattıran Binbaşı Kasım’la ilgili bir olayı şöyle aktarıyor: “Babası, mezun olan oğlu Kasım için bir yemek veriyor ve baya kişiyi de çağırıyor. Kasım’ın babası Ahmet Bey, Cibranlıların Temuran kolunun reisidir. Şeyh Abdullah da Melle Muhammmed’le birlikte bu yemeğe iştirak ediyor. Kasım yeni teğmen olarak geliyor. O sırada Melle Muhammed, Kasım’a “Biz bazen gazetelerde okuyoruz. Yeni yeni öğrencilere okullarda Evrim teorisini öğretiyorlar. Askeriyede falan ‘İnsanlar maymundan gelmedir’ diye anlatıyorlar. Bunu size de anlattılar mı?” diye soruyor. Kasım da ‘Evet Seyda bize de anlattılar’ diyor. ‘Peki sen inanıyor musun’ sorusuna ise Kasım, ‘Evet ben de taraftarım, öyledir’ cevabını veriyor. Bunun üzerine Melle Muhammed ‘Kalkın bu kafirdir!’ diye hiddetleniyor. Şeyh Abdullah da kalkıyor. Çıkıp gidiyorlar. Babası Kasım’a ‘Eğer Şeyh Abdullah onlar benim yemeğimi yemeden giderlerse seni evlatlıktan reddederim’ şeklinde çıkışıyor. Kasım peşlerinden gidip yalvar yakar onları ikna etmeye çalışıyor. ‘Gitmeyin’ diyor. Melle Muhammed de ‘Kelime-i Şehadet getir. Yeniden Müslüman olman lazım ki biz tekrar gelelim’ diyor. Kasım ‘Tamam’ deyip yeniden Kelime-i Şehadet getiriyor. Şeyh Abdullah da ikna oluyor, tekrar geri dönüyorlar. Yemeği falan yiyorlar. Binbaşı Kasım’ın o anki dünya görüşü, şeyhlerle ilişkisi böyledir. Oysa Cibranlı Halit Bey öyle değildir. Çok dindardır.”
ADINI İSKAN KOYDUM
Diyarbakır’dan sürgün edilen Azizoğlu ailesinden İbrahim Azizoğlu, Şeyh Said kıyamının ardından bölgenin ileri gelenlerinin yerlerinden edildiğini söylüyor. Azizoğlu, “Hadiseden sonra devlet bölgedeki siyasi nüfuza sahip olan, otorite, gücü elinde bulunduran büyük ailelerin tümünü mecburi iskana tabi tutmuştur. Oralarda uzun yıllar sabah ve akşam imza atmak kaydıyla, devlet yetkililerine gidip buradayız diyerek hayatlarını idame etmeye çalışmışlar. Yerinden, yurtlarından, topraklarından uzaklaştırılmışlar. Baskıya maruz kalmışlardır. Sadece bizim aileyi değil büyük ailelerin tümünü bu şekilde sürgüne gönderdiler. Çocukları mecburi iskana tabi tutuldukları yerlerde doğdukları için adlarını ‘İskan’ koymuşlar. Örneğin eski Diyarbakır Milletvekili İskan Azizoğlu” bilgisini veriyor.
ÇALAKALEM KİTAP YAZIYORLAR
Bu yazı dizisi vesilesiyle birtakım hataları da düzeltmekte fayda var. Uğur Mumcu’nun Şeyh Said kıyamına ilişkin kitabında kullanılan ve internette her yerde paylaşılan Şeyh Said ile arkadaşlarının bilinen fotoğrafında isim yanlışlığı yapılmış. Şeyh Said’in yanında oturan kişi olarak Şeyh Şerif işaretlenmiş. Şeyh Abdullah’ın da arka sırada olduğu yazılıyor. Halbuki bu yanlış. Şeyh Abdullah Şeyh Said’in yanında oturandır. Beraber sandalyeye oturmuşlar. Şeyh Abdullah denilen kişi Şeyh Şerif’tir. Şeyh Said hareketini karalama amaçlı kalem oynatan candaş yazarların yalan-yanlış, kulaktan dolma bilgilerle kitap çıkarttıkları görülüyor. Ergenekon sanığı Soner Yalçın’ın kitabında, Şeyh Said’in kardeşi Şeyh Abdurrahim’in oğlu Zülkif Bilgin’in 1950-60 yılları arasında Diyarbakır Belediye Başkanlığı yaptığı yazılıyor. Halbuki Zülkif Bilgin hiçbir zaman Diyarbakır Belediye Başkanı olmadı. Zülkif Bilgin, 1950-58 yılları arasında Dicle (Piran) Belediye Başkanı’ydı. Şeyh Abdurrahim’in torunu Behram Bilgin, Soner Yalçın’ın kitabında daha birçok yanlış bilginin bulunduğunu söylüyor.