Vahdet-i Vücut - Enelhak…
Geçenlerde bir dostum sordu ben de cevap verdim. Sonra da verdiğim cevabı belki istifadeye vesile olur diye sizler için kaleme aldım. Konu çok uzun, bazı yönleriyle de muğlak, kapalı. Özetlemeye ve açmaya, anlaşılır hale getirmeye gayret ettim. Teorik olanı değil pratik ve ameli olanı aktarmaya özen gösterdim.
Hak, Zat-ı İlahinin zuhur ettiği ilk nur, nur-u azamdır. “Allah göklerin ve yerin nurudur…” (Nur, 35) ayetinin işaretiyle bütün Esma-i Hüsna nurunu Hak’tan alır. Ayetteki “Nur üstüne nur” (Nur, 35) ifadesi bu hakikati anlatır.
Hak, varlığı var eden, vücudu mümkün olan vücut veren faal kudret, yaratıcı kuvvettir. Hak nur-u azamı tecelli etmeksizin varlığın var olması imkansızdır.
Hak nur-u azamine ulaşmanın tek yolu, nur-u azamın, kulu cezp etmesi ve kulun da bu kutsi cezp ile müncezip (cezp edilmiş) olmasıdır.
Kul, bu incizabıyla doğrudan nur-u azama dahil olur ve orada fena bulur. Bu makama ulaşan kişi, iptida ile intiha arasında pek çok merhale ve mertebelerle karşılaşır. Kimisi, bütün mertebe ve merhaleleri kat ederek müntehi olur, kimisi de bir kısmıyla iktifa etmek zorunda kalır.
Bu makamın intihadaki zikri kelime-i tevhittir. Kelime-i tevhidin camiiyeti ve külliyeti tam ve en mükemmel manada intiha makamında tezahür eder. Peygamberimiz Efendimizin “Ben ve benden önceki peygamberlerin söylediği en faziletli söz “Lailahe illallah”tır buyurması da bu camiiyeti teyit etmektedir.
“Enelhak” da yine bu makamda müntehilere ait bir zikirdir. Burada “Ene”, ben anlamına gelen zamir değil, aynen “Hu” gibi Esma-i Hüsna’dan bir isimdir. Mutlak benliğin yegâne sahibi anlamındadır. Ayette, “Enallahü Lailahe illa Ene” (Taha, 14) denilerek bu ilahi isme işaret edilmektedir.
İşte Enelhak diyen zakir, aynen Hüvelhak der gibi bu zikri yerine getirmektedir. Sonunda ise en cami zikir olan kelime-i tevhide ulaşacaktır.
Bu makamda, Hüvelhak, ilmelyakin; Entelhak, aynelyakin; Enelhak ise Hakkalyakin mertebeleridir.
İnsanda bir meleke ve duygu vardır ki adı “hak”tır. İnsandaki Hakka fıtri meyil bu meleke sebebiyledir. Bu meyil Hak nur-u azaminin cezbiyle müncezip olunca bu meleke insan mahiyetine hakim duygu haline gelir. Adeta insan mahiyetinin bütününü bu duygu istila eder. İşte bu hale mağlup olanlar da o esnada yaşadıkları hali “Enelhak” ile ifade ederler. Buradaki ene, ben manasına zamirdir.
Seyr-i sulukta yaşanan cem makamının üç mertebesi vardır. Birinci mertebede salik, bütün varlığı kendinde mevcut bulur. Bütün zıtlar salikte toplanır. Bu mertebede yaşananların ifadeye dökülmesi doğru değildir. Çünkü söyleneceklerin çoğu zahir şeriatın hükümlerine muhaliftir.
İkinci mertebe ki buna “cem’ül cem” denilir. Bu mertebede salik varlığın hakikatini zevk eder. Bu zevk sebebiyledir ki varlığın hakikati olan vücudun gayrini mevcut olarak kabullenmez. Her şey O, ( Heme ost) der. Dili, kalbi, ruhu ve derecesine göre bütün mahiyeti “la mevcuda illa Hu” zikrine kilitlenir. Zaten yaşadıklarını başka türlü de ifade edip zikre dökemez. Bu mertebede yaşananlar, fenadan çok hakiki varlığı zevk etmenin, tatmanın sonucudur. Mertebe olarak en son mertebe değildir; fakat diğer mertebelerin hepsinden daha zevkli, ruhani hazza gark edicidir. Bu sebeple de bu mertebeye ulaşanlar içinde yaşadıkları halden çıkmak istemezler. Teorik olarak daha üst mertebelerin mevcudiyetini bilseler de pratikte aldıkları ruhani haz ve zevk sebebiyle bu mertebeyi son mertebe kabul ederler. İşte tasavvuf literatürüne “Vahdet-i Vücut” olarak geçmiş bulunan mertebe Cem makamının ikincisi olan bu mertebedir.
Üçüncü mertebe (Cem’ul cem’ul cem) ise, şuhudi imanın açılmasıyla hasıl olan bir haldir. Yani her varlığa Cenab-ı Hakk hesabına ve O’nun nazarıyla bakabilme haline ulaşmaktır. Bu nazar, her müşahede edilenin O olduğunu ifade ve yaşama halidir. Bu mertebeye ulaşan salik ise “La meşhude illa Hu” der, yaşadıklarını böyle ifade eder. Vahdet-i Vücuttan farkı, “Her şey O” noktasından çıkmak, “Her şey O’ndan” noktasına ulaşmaktır.
Vahdet-i Şuhut noktasından sonra ise ya doğrudan Rıza makamına ulaşılır, ya da önce Fark yaşanır sonra Rıza makamına ulaşılır. Son makam, bu işin ehli olanların ittifakla ifade ettikleri şekliyle Rıza makamıdır. Zaten İnsan-ı Kamil olmak da bu makamla doğrudan irtibatlıdır. İnsan-ı Kamil, kulun, her halinden Cenab-ı Hakk’ın razı ve hoşnut olacağı ilahi ahlaka ulaşması keyfiyetidir.
Hem Cem makamı hem de Fark ve Rıza makamları ancak İhsan yani Cenab-ı Hakk’ı görüyor gibi O’na kulluk yapma mertebesinden sonra yaşanır. Öncesinde söylenenler, sözün sahiplerine ait yönüyle ya kuru bir taklittir, ya da bilgiyi hal ile karıştırma yanılgısıdır.