Sonları malum…
Olmadı, olmayacak. Fakat farzı muhal çerçevesi içinde bile düşünülse, Kemal Kılıçdaroğlu’nun Cumhurbaşkanı seçilmesi durumunda, ülkenin yüz yüze geleceği tehlikeler karşısında sinesinde kalp taşıyan bir insanın ürpermemesi mümkün değildir.
Bir kimsenin mezhebi kimliği üzerinden tartışma açmak abestir, doğru olmayan bir davranıştır. Ne ki bir insan mezhepsel kimliğini ideoloji haline getiriyor ve bütün icraatını başka hiçbir değer kriteri tanımadan bu ideolojisine bina ediyorsa, o zaman bu davranışın sahibini bu yanlış tutumu sebebiyle tartışmaya açmaya kimse itiraz edemez.
Hele bir de bu kişi devleti yönetmeye talipse, getirilen eleştiri aynı zamanda çok önemli bir sorumluluk ve ihmal edilmemesi gereken büyük bir vazife haline gelir.
Kemal Kılıçdaroğlu, hem Bağ-Kur Genel Müdürlüğü hem de SSK Genel Müdürlüğü döneminde bu ideolojisini kuvveden fiile çıkarmış, her iki kurumu kendisiyle aynı mezhebi paylaşanlara peşkeş çekmiştir. Zaten, kendi adamlarını yerleştirmenin dışında da hiçbir iş yapmamış, SSK’yı iflas ettirmiştir. Nitekim, 1996 yılında dönemin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Necati Çelik tarafından bu yanlış, bu taraflı icraatı sebebiyle görevinden alınmıştır.
Kılıçdaroğlu, CHP Genel Başkanı seçildikten sonra da aynı ideolojisi doğrultusunda hareket etmiş, partisinde mezhepsel kadrolaşmanın yolunu açmıştır.
Kılıçdaroğlu’nun Hafız Esad ve oğlu Beşşar’a olan sempatisi sadece kişisel bir sempati değil aynı zamanda ideolojik bir özlemdir. Hafız Esad, 2 Şubat 1982’de Hama’da sırf Sünni oldukları için 35 bin masum ve savunmasız kişiyi katleden bir zalim Nusayri idi.
Nusayrilik, bilindiği gibi Aleviliğin bir koludur. 1922- 1936 yıllarında Suriye’nin Lazkiye bölgesinde Aleviler Devleti (Eddevlet’ül Arabiyyin ) adı altında Fransız mandası bir devlet kurulmuş daha sonra bu devlet Suriye’ye entegre edilmiştir. Zaten Hafız Esad 1970 yılında yaptığı bir darbe ile bütün Suriye yönetimini Nusayriler adına ele geçirmiştir. O günden bu güne de Suriye devlet yönetimine Nusayriler hakimdir.
Kılıçdaroğlu’nun Cumhurbaşkanı olması, devletin genleriyle oynanmasıyla eş anlamlı bir felakettir. Göz göre göre bu felakete bu necip millet asla müsaade etmeyecektir.
Sinsi ve yüzsüz bir siyaset yürütüyor. Daha dün denecek kadar kısa bir zaman önce, her türlü Bizans oyunlarını deneyerek CHP’den ihraca zorladığı, öncesinde Cumhurbaşkanı adayı göstererek harcamaya çalıştığı ve kürsüye davet ederken “Gel bakalım Muharrem buraya” diyerek hakaret ettiği Muharrem İnce’nin şimdi ayağına gidiyor ve seçimlerde aday olmaması için, hal diliyle ona yalvarıyor.
Hele, adı sanı unutulmuş, Başbakan Ecevit’e fırlattığı Anayasa kitapçığı ile devlet krizi çıkarmış ve bir gecede Türkiye’yi yarı yarıya fakirleştirmiş, yedi senede teröristleri affetmekten başka hiçbir icraatı olmamış eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’den himmet beklemesine ne demeli? Cins cinsi çeker, onun için gitmiştir, derseniz, işte buna itiraz edemem, haklısınız, derim.
Elbette PKK, FETÖ ve diğer terör örgütleriyle kurduğu kirli ilişkilerin ihanet boyutunu söylemeye bile gerek yok.
Az kaldı, altılısı, yedilisi muhalefette kim varsa bu seçimde hayatlarında görmedikleri bir hezimet yaşayacaklar ve 14 Mayıs seçimi hepsinin siyasi bağlamda sonu olacak. Şimdi yaşadıkları şımarık hal onlar için bir mekr-i ilahidir. Firavun ve ordusu da Musa’yı takibe böylesi bir şımarık halle çıkmışlardı. Sonları malum…