THY - Ramazan

İlim ve bilgi üzerine

20 Ocak 2018 Cumartesi

İlim, bilen ile bilinen arasında aklın kurduğu irtibattan hasıl olan haldir. Bu halin söze dökülüşü, kelimelerle, formüllerle ifade edilişi ise bilgidir. Eğer akıl bu irtibatı, deney ve gözlem gibi bilimsel metotlarla kuruyorsa, elde edilen halin ifadeye dökülüşüne bilimsel bilgi adı verilir. Bilimsel bilgi, bilinenin değişken olmadığı, hakkında genelleme yapılması mümkün bilgidir. Bu bilgi, gerçeğe uygunsa doğru bilgi, gerçeğe uygun değilse eksik ya da yanlış bilgi adını alır. 

 İlmi, konularına göre maddi-manevi olarak ikiye ayırmak tasnif açısından mümkündür. Daha sonra da bu tasnif konular bağlamında gerçekleştirilir. Uzmanlaşma konular üzerinde olur. Zamanla bu konulardaki alt başlıklar da geliştirilerek birer üst başlık haline dönüşürler.

Eğer ilim maddi alanlarla ilgileniyor ve somut bulgular içeriyorsa bunlara “bilim” diyebiliriz. Eğer maddi alanla ilgilenmesine rağmen soyut bulgular içeriyorsa ya da tamamen manevi konulara yönelik çalışıyorsa, bunlara manevi ilimler demek daha uygundur. Günümüzde kullanılan fen bilimleri, sosyal bilimler gibi bölümlemeler bilim bağlamında kullanılması doğru olsa da ilim tanımlamasına tam tekabül etmez.  

 İlim alanlarının birbiriyle bağlantısı kaçınılamaz bir sonuçtur. Özellikle maddi ilimler, daha önceki bilgi ve bulguların birbirine eklemlenmesi ile var olurlar ve varlıklarını da çok kere öyle sürdürürler. Manevi ilimlerde böyle bir ön koşul yoktur. Ayrıca manevi alanda, binlerce yıl önce bulunmuş, söylenilmiş bir bilgi, hâlâ geçerliliğini koruyabildiği gibi, aşkınlığını da koruyor olabilir. Maddi ilimlerde ise böyle bir hal imkansızdır. Hele günümüzde bilgi aşınması, bilgi eskimesi, geçmişe oranla çok daha hızlı süreçte gerçekleşmektedir.

Aklın zaman ve mekan algılaması beş duyu vasıtasıyla olur. Beş duyunun bu konuda içinde hapsolduğu sınır aklın da sınırıdır. Dolayısıyla aklın, bilen ile bilinen arasında kurduğu irtibat, bu sınırlar ölçeğinde kurulan bir irtibattır. Söz konusu durum, ilmin kendi alanında sınırlı kalışının da en önemli gerekçesidir. 

 Elbette her ilim için genel geçer bir son sınır tayin etmenin imkanı yoktur; fakat ekseriyetle bundan sonraki merhale irfanın hakkıdır:

İrfan, bilen ile bilinen arasında kalbin kurduğu irtibattan hasıl olan haldir. Bu halin ifadeye dökülüşü ise, irfan değil, irfan bilgisidir.

İlim, aklın eşyaya uyanması olduğu gibi, irfan da kalbin “esma”ya uyanmasıdır. Bu merhaleyi de irfana son sınır kabul edecek olursak, bundan ötesi hikmetin alanıdır:

Hikmet, bilen ile bilinen arasında, akıl, şuur ve diğer melekeleriyle birlikte ruhun kurduğu irtibattan hasıl olan haldir. Ve yine bu halin söze, kelimelere, ifadeye dökülüşüne hikmet değil, hikmet bilgisi denir. Hikmet, ruhun “müsemma”ya uyanmasıdır.

İlimden, irfandan ve hikmetten gaye ve maksat ise, bilen ile bilinen, yani bir ismi de (Maruf) olan, Allah’ı bilmek, Allah’ı tanımaktır. Eğer bu noktaya ulaşılırsa, hem ilim, hem irfan ve hem de hikmet, asıl gaye ve maksatlarına ulaşmış sayılırlar. Aksi halde, yolda, yolunu kaybetmiş bir zavallıya dönerler.

İlmin Allah’ı bulması, eşyadadır. Yaratılmış her şey, kendi üzerinde O’ndan bir işaret, O’ndan bir alamet taşır. Ne ki, bu işaret ve alameti görmek, ancak iman nuruyla mümkün olur. İnsan benliği, insan egosu, gerçek mahiyetine uygun davranabilirse, Allah’ı bilme ve tanımada hem akla, hem kalbe ve hem de ruha yardım misyonu üstlenir. 

Çünkü, insan benliği bir ölçü birimidir. Mutlak hakikati kavramada, onun küçük, nispi ölçücükleri büyük işler görür. Benlik, kendinde var vehmettiği bu ölçücükler ile Rabde gerçekliği mutlak ölçüde var olanı tartmaya, anlamaya meyleder. Eğer vehmine kapılıp bulduklarını da kendine mal ederse, büyük bir felaketle karşı karşıya gelir. Fakat, bulduklarının malikini, sahibini anladıktan sonra, kendinde vehmettiklerini de terk ederse işte o zaman büyük kurtuluşa erer. Bu büyük kurtuluşun gerçekleşmesi için iman şarttır. 

İman sayesindedir ki, benliğin önü aydınlanır, benlik kendini okuma, kendini tanıma fırsatı bulur. Okuduğu ve bulduğu hakikatlerden en önemlisi de kuşkusuz, kendisinin kendisine ait olmayan bir nuru taşıyor olmasıdır. Bu nur ona bir başka kaynaktan, bir başka yerden gelmektedir. Sonra, benlik, kendisine dıştan gelen bilgiler, marifetler, hikmetler üstünde de birer nur, birer ışık görür. Onları da kendisine kıyas eder. Onlarda gördükleri de yine bir başka yerden, bir başka kaynaktan gelmektedir. Böylece benlik, kendinde gördüğü nurun ölçüsüyle, dışta gördüklerinin aynı kaynaktan geldiğini keşfeder; böylece gelen bilgileri, irfanı ve hikmeti tasdik etmiş olur. Bu tasdiktir ki, kendindeki nurla afaktan gelenlerin nurunu vahdete, ışığını birliğe ifrağ eder. O zaman onun nazarında ilim de nurlanır, irfan ve hikmet de bütünüyle nur olur.

 

YORUM YAZ