CHP’nin Mandela Efekti: Dosyayı Unut, Adaylığı Hatırla!
CHP’nin Mandela Efekti: Dosyayı Unut, Adaylığı Hatırla!
Yücel Kaya
“Mandela Efekti” denilen kavram, çok sayıda insanın aynı olayı gerçekte olduğundan farklı hatırlamasını anlatıyor.
İnsanlar bir sözü, bir görüntüyü ya da geçmişte meydana gelen bir hadiseyi hiç yaşanmamış biçimiyle hatırlayabiliyor. Üstelik yanlış hatıra, tek bir kişiye ait olmuyor; geniş kitleler aynı yanlışı tekrar edebiliyor.
Psikoloji alanındaki çalışmalar da bazı semboller ve görüntüler hakkında insanların tutarlı biçimde aynı yanlış hatıraları üretebildiğini gösteriyor.
Kavramın adı Nelson Mandela’dan geliyor.
Bazı insanlar Mandela’nın 1980’li yıllarda hapishanede öldüğünü hatırladıklarını söylüyordu. Oysa Mandela 11 Şubat 1990’da cezaevinden çıktı, 1994 yılında Güney Afrika Cumhurbaşkanı oldu ve 5 Aralık 2013’te hayatını kaybetti.
Demek ki bazen gerçek başka, insanların zihninde oluşturulan hikâye başka olabiliyor.
Bugün CHP çevresinde yaşanan tartışmaya baktığımızda, bilimsel anlamıyla birebir aynı olmasa da siyasi bir Mandela etkisi oluşturulmak istendiğini görüyoruz.
Ortada yaklaşık 4 bin sayfalık bir iddianame, 400’ü aşkın sanığın yargılandığı büyük bir dava ve Ekrem İmamoğlu’na yöneltilmiş çok sayıda ağır suçlamalar var. Savcılık dosyasında suç örgütü yöneticiliği, rüşvet, ihaleye fesat karıştırma, dolandırıcılık ve kara para aklama gibi isnatlar bulunuyor. Buna casusluk dosyasını da ekleyebiliriz.
Fakat CHP’nin görevden uzaklaştırılan Genel Başkanı Özgür Özel’in siyasi söylemine baktığınızda ne görüyorsunuz?
Binlerce sayfalık iddianameyi mi?
Dosyaya giren ifadeleri mi?
Belediye ihaleleriyle ilgili suçlamaları mı?
Para trafiği iddialarını mı?
İtirafçı ve tanık beyanlarını mı?
Hayır!
Özel’in kurduğu hikâyede bunların neredeyse hiçbirine yer yok.
Onun anlattığı hikâye tam bir Mandela efekti ve son derece kısa:
“Ekrem İmamoğlu cumhurbaşkanı adayı olduğu için cezaevinde.”
Böylece kamuoyunun önündeki hukuki mesele, tek cümlelik siyasi mağduriyet hikâyesine dönüştürülüyor. İddianamenin içeriğinin tartışılması yerine iddianamenin “boş” olduğu söyleniyor; isnatların tek tek cevaplandırılması yerine sürecin tamamı “siyasi operasyon” ilan ediliyor.
Özel, İmamoğlu hakkındaki iddianamenin “elle tutulacak hiçbir yanı olmadığını” savunarak aynı çerçeveyi sürdürdü.
Elbette Özel, dava hakkında siyasi değerlendirme yapabilir.
İddianamenin zayıf olduğunu söyleyebilir.
Yargının tarafsız davranmadığını savunabilir.
İmamoğlu’nun suçsuz olduğuna inanabilir.
Ancak “Bu dava siyasidir” demek, dosyadaki suçlamaları cevaplandırmak değildir.
“Cumhurbaşkanı adayımızdır” demek, belediye ihaleleri hakkındaki sorulara cevap değildir.
“Erdoğan’ın rakibidir” demek, para trafiği iddialarını ortadan kaldırmaz.
“Sandıkta yenemediler” demek de rüşvet, irtikâp, ihaleye fesat ve suç örgütü isnatlarının yerine geçmez.
Özgür Özel’in yaptığı tam olarak budur:
Dosyayı konuşturmamak, adaylığı konuşturmak…
Suçlamaları hatırlatmamak, mağduriyet hikâyesini tekrarlamak…
Belgeleri tartıştırmamak, sloganları çoğaltmak…
İşte siyasi Mandela etkisi dediğimiz şey burada başlıyor.
İnsanlara gerçekte hiç yaşanmamış bir olay hatırlatılmıyor belki ama yaşanan olayın yalnızca işlerine gelen kısmı sürekli tekrar ediliyor.
İmamoğlu’nun neden yargılandığı geri plana itiliyor.
Ne için aday gösterildiği ön plana çıkarılıyor.
Böylece bir süre sonra kamuoyunun hafızasında şu cümle kalıyor:
“İmamoğlu hakkında yolsuzluk davası açıldı” değil, “İmamoğlu aday olduğu için hapse atıldı.”
Bu iki cümle arasında dağlar kadar fark vardır.
Birincisi, devam eden bir yargı sürecini anlatır.
İkincisi ise henüz mahkeme hükmü ortaya çıkmadan davanın sebebini kesin biçimde siyasi rekabete bağlar.
Bir siyasetçinin tutuklanması, onu kendiliğinden özgürlük kahramanına dönüştürmez.
Bir kişinin seçim kazanmış olması da belediye dönemindeki bütün iş ve işlemlerini sorgulanamaz hâle getirmez.
Sandık, siyasetçiye yönetme yetkisi verir; suç işleme dokunulmazlığı vermez.
21 Mayıs 2026 tarihinde verilen mutlak butlan kararıyla Özgür Özel ve parti yönetimi görevden uzaklaştırılırken, Kemal Kılıçdaroğlu ile önceki yönetim tedbiren göreve iade edildi.
Kılıçdaroğlu’nun dönüşünün ardından kullandığı en dikkat çekici kelime ise “arınma” oldu.
“Bu ulu çınarın gölgesi haramın ve kirlenmişliğin sığınağı olamaz” diyen Kılıçdaroğlu, parti içinde temizlik ve iç muhasebe yapılması gerektiğini açıkça dile getirdi. Daha sonra da mutlak butlan kararına yol açanlardan hesap soracağını söyledi.
Bir tarafta İmamoğlu hakkındaki bütün dosyaları “siyasi operasyon” başlığı altında kapatmaya çalışan Özgür Özel…
Diğer tarafta “arınma”, “iç muhasebe”, “haram” ve “kirlenmişlik” kelimelerini kullanan Kemal Kılıçdaroğlu…
Bu yalnızca iki siyasetçi arasındaki makam kavgası değildir.
Bu, CHP’nin hangi gerçekle yüzleşeceğine ilişkin bir mücadeledir.
CHP, önüne konulan iddiaları inceleyerek gerçekten arınmaya mı çalışacak?
Yoksa her suçlamayı “siyasi darbe” diye nitelendirerek İmamoğlu’nun etrafında bir dokunulmazlık duvarı mı örecek?
Masumiyet karinesi herkes için geçerlidir.
Fakat masumiyet karinesi, iddianameyi yok saymak demek de değildir.
Bir siyasetçinin henüz mahkûm olmaması, hakkındaki isnatların gazeteciler tarafından sorulamayacağı anlamına gelmez.
Özgür Özel gerçekten İmamoğlu’nun masum olduğuna inanıyorsa slogan atmak yerine dosyadaki iddialara tek tek cevap vermelidir.
Hangi ihale iddiası doğru değildir?
Hangi para hareketi açıklanmıştır?
Hangi tanık beyanı gerçeğe aykırıdır?
Hangi teknik delil çürütülmüştür?
Bunları anlatsın.
Ama sürekli “Adayımız olduğu için tutuklandı” cümlesini tekrarlayarak bütün dosyayı görünmez hâle getirmeye çalışmasın.
Çünkü bu yöntem hukuk savunusu değil, toplumsal hafıza yönetimidir.
Bugün CHP çevresinde oluşturulmak istenen Mandela etkisinin özeti şudur:
Suçlamaları unut!
İddianameyi unut!
Belediye dönemini unut!
Yalnızca adaylığı hatırla!
Fakat gerçekler, sloganlarla ortadan kalkmaz.
Belgeler alkışla silinmez.