Felaha erenler
Felaha erenler
ABDULLAH YILDIZ
“Muhakkak ki namazlarında huşû içinde olan mü’minler felaha ermişlerdir.” (Mü’minûn 23/1-2)
Bu ayet ile birçok hadis-i şerifte vurgulanan namazda huşû konusunu İmam Gazali şöyle tavzih eder:
Peygamberimiz (s.a.): “Namaz kıldığın vakit (nefsine-hevasına ve ömrüne) veda eden (ve Rabbine yönelen kişi) gibi namaz kıl.” (İbn Mâce) buyurmuştur. Yine bir hadiste: “Sâhibini fenalıktan alıkoymayan namaz, Allah’tan uzak olmaktan başka bir şeyi arttırmaz.”(Taberânî) buyurulur.
Gazali: “Namaz, Allah’a münâcaat(gizli yalvarış)tır.” der ve sorar: “Gaflet ile münâcaat olur mu?”
Bekr ibn Abdullah: “Ey Âdem oğlu, Mevla’nın huzuruna izinsiz girip tercümansız konuşmak istersen, bunu yapmak senin için mümkündür. ‘Nasıl olur?’ diye sorarsan: Güzelce abdest alır, namaz kılacağın yere gidersin; işte müsaadesiz huzura girmiş ve tercümansız olarak O’nunla konuşmuş olursun.” der.
Hz. Aişe (r.anhâ) “Resulullah bizimle, biz de onunla konuşur, güler ve sohbet ederdik; ama namaz vakti gelince, (azamet-i ilâhîden dolayı) sanki o bizi bilmez, biz de onu bilmez, birbirimizi tanımaz gibi olurduk.”
Peygamber Efendimiz (s.a.) başka bir hadisinde; “Kişinin bedeni ile kalbini (huşû ile) hazırlamadığı bir namaza, Allah Teâlâ bakmaz (değer vermez).” buyurmuştur...
Yine Peygamberimiz (s.a.), namazda sakalı ile oynayan bir kişi görmüş ve: “Eğer bunun kalbinde huşû olsaydı azalarında da olur ve sakalı ile oynamazdı” buyurmuştur (Tirmizî).
Müslim bin Yesar’dan rivayet olunduğuna göre, o, namaz kılacağı zaman çoluk çocuğuna, ‘Siz istediğiniz kadar konuşun. Çünkü ben (huzur-u ilahide) sizi duymam’, dermiş. Yine rivayet edildiğine göre bu zât, Basra’da câmide namaz kılarken câminin bir tarafı yıkılmış, insanlar gürültüden ‘ne oldu’ diye câmiye koştukları hâlde kendisinin, selâm verinceye kadar bu hâlden haberi bile olmamıştır.
Hazret-i Ali bin Ebî Tâlib (kerrem’Allahu vechehu) namaza duracağı vakit beti benzi sararır ve vücudu titrerdi. “Ne oluyorsun yâ Emire’l-Mü’minîn?” diye sorduklarında: “Allahu Teâlâ’nın, yerlere, dağlara ve göklere arz edip de onların kabulünden kaçındıkları ve benim boynuma aldığım ilâhî emaneti ödeme vakti gelmiştir, nasıl korkmayayım?” diye cevap verirdi (böylece Ahzâb 33/72. ayete gönderme yapardı).
Hazreti Hüseyin’in (r.a.) oğlu Hazreti Ali’den (r.a.) rivayet ediliyor ki, abdest alırken rengi solardı. Bunun sebebini sorduklarında:
“Kimin huzuruna çıkmak için hazırlandığımı bilmiyor musunuz?” diye cevap verirdi.
Abdullah bin Abbas’dan (r.a.) rivayet olundu ki, Davud Aleyhisselam: “İlâhî, beytine [cennete] kim girecek ve kimin namazını kabul edeceksin?” diye dua etmiş, onun vâki münacaatı üzerine Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Beytime girecek olan ve namazını kabul edeceğim kimseler, benim azametim karşısında tevazu gösteren, (gece ve) gündüzünde beni zikreden, benim rızam uğrunda kendini şehvetlerinden geri çeken, açları doyuran, gariplere dost olan, musibet zedelere acıyan kimselerdir. İşte bu gibilerin nurları göklerde güneş gibi parlar. Bunların dualarına icabet eder ve isteklerini veririm. Cehaletlerini hilim, gafletlerini zikir, zulmetlerini ise nur kılarım. Bu gibiler, cennetin en üstün makamı olan “Firdevs” gibidir. Irmakları kurumaz, meyveleri solmaz.”
Hatem-i Esam’a (r.a.) namazından sorulduğunda, o, şu cevabı vermiştir: “Vakit yaklaşınca güzelce abdestimi alır, namaz kılacağım yere gider, orada oturur, aklımı başıma alır, sonra namaz için ayağa kalkarım. Kâbe’yi iki kaşım arasına, Sırat’ı ayaklarımın altına, Cennet’i sağıma, Cehennem’i soluma alır; Azrail’i tepemde kabul eder ve bu namazı (ömrümün sonu olduğu için) son namazım diye kabul eder, korku ve ümit ile Rabbü’l-Alemîn’in huzuruna dururum. Tahkik ile tekbir alır, ağır ağır ve manasını düşünerek Kur’ân okurum, tevazu ile rükû eder, huşu ile secdeye kapanırım. Sağ ayağımı diker, sol ayağımı yatırır üzerine otururum, namazımı ihlâs ile kılarım. Ondan sonra da yine kabul olup olmadığını bilemem korkusunu saklarım.”
Abdullah bin Abbas (r.a.) der ki: “Manasını düşünerek huzur ve huşû ile kılınan iki rekât namaz, gâfil kalp ile akşamdan sabaha kadar kılınan namazdan hayırlıdır.”
(İmam Gazali, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, çev: Ahmet Serdaroğlu, Bedir Yayınları, 1/411-415)