Konforlu hayat bırakılmalı, sade hayat yaşanmalı!
Konforlu hayat bırakılmalı, sade hayat yaşanmalı!
Yaşar Değirmenci
Manevi-fikri yapısı güçlü bir insanı, sistematik hale getirilmiş toplum bünyesini bozan olumsuzluklar bozamaz. Şayet bir iyileşme meydana getirmek arzu ediliyorsa, işe örnek insanların sayısını artırmakla başlamaya mecbursunuz. Örnek insan bulamayınca insanlar ümitsizliğe düşer. Burada, ruhun-ruhi hasletlerin üstünlüğü hatırlanmalıdır.
“Kendin için istediğini başkası için de iste, kendin için istemediğini başkası için de isteme” şeklindeki ahlaki esas yaşanmaya başlasa, sadece bu haslet kazanılsa, hayata yansısa sistematik tersliklerin hepsi aşılır. Ama şüphesiz ki herhangi bir hasletin topluma yayılması, kazanılması, elverişsiz ortamda mümkün olmaz. Ne var ki, aradaki münasebetin böyle olacağını bilmek ve görmek, manevi-fikri yapısı güçlü insanlarla neler yapılabileceğini anlamaya ve anlatmaya yarar.
İnanan insan, inanarak düşünen insan, dinini hayat tarzı olarak görüp yaşamaya çalışan insan, başka amaçlar için konulmuş vasıtaları ve malzemeleri, kendi amacı için kullanmayı başarır. Nerede olursa olsun o imkân ve şartları ‘hizmet yolu’nda kullanır. Yeter ki, nefsi düşünerek, kendine göre hesaplar yaparak mesuliyet ve mükellefiyetlerini unutup gaflete düşerek, kendini akıntıya bırakma rehavetine kapılmasın.
Elbette ki, bu iş için aradığımız insan, ‘öncü’ insandır. İçinin sesini her zaman duyabilen dinleyebilen insandır. Bir nevi; ‘kahramanlık’ nasibine erişmiş insandır.
Zaafımız derindir, esasen imtihanımızın mal ile (maddi cazibeyle) olacağı da malumdur. O zaman da bizi şaşırtan maddenin cazibesi, bugün fevkalade mücehhez hale gelmiştir. O zaman ki; halka intikal etmemiş bir heveskârlık bir kısmi sirayet olayıydı. Bugün, çarkların içindeyiz. Çıkamadığımız, kıramadığımız çarkların…
Şu maddeyi yenmek o kadar zor değil aslında. Hem sahip olmayı bileceksin hem kullanmayı. Bugün Müslümanlar maddeyi yenecek güçtedir. Fakat o işi başarabilmenin ruhi, fikri kıvamından mahrumdurlar. Sistem meselesi ayrıdır, önce bu meseleyi halletmeliyiz. Bu mesele halledilmezse, fikri gayretler havada kalır, hayata intikal etmez. İmkâna ulaşan gaflete düşerse, herkes ve her şey yarım kalır. Ortaya bir yalnızlar kalabalığı çıkar. Kapitalizm, içten içe çürütme seansına devam eder. Tıpkı uyuşturucu müptelaları gibi.
Çağın bugünkü noktasındaki ikilem şudur: Ya siz maddeyi yeneceksiniz ya madde sizi! Maddeyi yenemezseniz, öylesine yenilirsiniz ki: ibadet sıhhatinden bile mahrum kalırsınız. Böyle bir imtihan karşısındayız işte. Bunu kavrayamazsak, hiçbir fikri meselenin üstesinden gelemeyiz. Hiçbir gayretimizin mayalanmış kıvamını eserler halinde önümüzde göremeyiz. Fert olarak ne kadar küçük olursak olalım, kendimize bir ‘öncülük’ ve ‘manevi kahramanlık’ nasibi biçmeye sonra da ona ehliyetli ve liyakatli olma gayreti içinde olmamız şarttır.
Bunun için bir günümüzü diğerinden farklı kılacak bir hayat tarzını benimsemeye mecburuz. Öyle ‘okumaya vaktim yok, düşünmeye vaktim yok, aramaya vaktim yok’ deyip de asgari icapları yerine getiriyor olmamızı konforlu yaşama hasretimizin kapısından geçebilme ruhsatı gibi kullanırsak, varlığımızla yokluğumuz arasında fark kalmaz. Başkalarının değiştirdiği kadar değişiriz, başkalarının tayin ettiği noktada otururuz, başkalarının yazdığı senaryoları uygularız.
Ne olursa olsun, her halukârda maddeyi yenecek ruh, şahsiyet ve irade sağlamlığına kavuşmak durumundayız. Reçete budur, çare budur.
Ekonomiyi her şeyin üstüne çıkaran bir materyalizm tutkusu, bütün sosyal hayatımızı yüksek voltajlı bir elektrik cereyanı gibi kavradı. Dünyada öyle bir gelişmenin var olduğu ve bize de sirâyet ettiği söylenebilir; ama bu tatminkâr bir izah tarzı değildir.
Bizdeki bambaşka bir hal. Toplumun en iyi gizlenmiş ve korunmuş dokularını dahi manevi-kültürel değer ölçülerinin belirleyici önderliğinden mahrum bırakan bir sosyal sarsıntı, benzeri görünmeyen bir hadisedir. Medeniyet tarihindeki örnekler, ferdin iç dünyasını bu derece etkileyen ve mukavemet zenginliklerini böylesine uyuşturan bir anafora şahit olmamıştır. ‘Karz-ı hasen’ öldü! Cılız ve isteksiz kımıldamalar hayatiyet değildir. Ekonominin en kötü olduğu zamanlarda bile karz- hasen, (güzel borç) hayatımızın bir parçasıydı.
İdeal heyecanının yaprakları bile kıpırdatmaya yetmeyecek derecede zayıfladığı bir ‘sosyal kesit’ tarihin hangi zaman ve mekân dosyasında vardır? Hangi asırda ve nerede göründü. Böyle bir kavrukluk? (her şeye rağmen, inanan-okuyan-düşünen bir nesil yetişmiş olması; ümidimizi temsil eden apayrı bir tahlil konusudur.) Bir noktayı atlamayalım. Çok önemlidir. ‘Yaşamak ve hayata geçirmek’ işi nasıl olacak? ‘İnanç ve düşünce’ münasebeti bahsinde gerekenleri başardığımız kanaatinde miyiz? ‘İnanca dayanan düşünce’ bahsinde meydan boş kalmıştır.
İmam-ı Rabbani Hazretlerinin ‘Âlimlerin dünyayı sevmesi ve ona düşkün olması, güzel yüzlerine sürülen siyah bir leke gibidir. Din ilmini dünyalık için kullananlar büyük hüsrandadır.’ İkazı, ‘dünyevileşme hastalığı’na dikkat etmemizi gerektirir.
İnsanı öncelemeyen hiçbir yapı toplumu bunalımdan kurtaramaz.