Dijital günahlarda boğulmak!
Dijital günahlarda boğulmak!
YAŞAR DEĞİRMENCİ
Devleti temsil eden şahsiyetlerin son günlerdeki konuşmalarında dikkat çektiği cümleler: “Her telefon maalesef kumarhane haline geldi. Tütün, sigara, alkol uyuşturucu kullanımı da yine bu mecralar tarafından özendirilmekte, gençlerimizin sağlığı ve geleceği çalınmaktadır. Son dönemde ülkemizde yaşanan aile facialarına baktığımızda en büyük müsebbibin alkol, sanal bahis, kumar ve uyuşturucu olduğunu görüyoruz. Aynı şekilde boşanmaların, eşler arası ve aile içi kavgaların sebeplerin en başında bu illetler geliyor. Uyuşturucu, alkol ve kumar bağımlılığı millî bünyemiz açısından terör kadar, hatta terörden daha zararlıdır!”
(Hayatların kurtulmasına vesile olabilecek kadar önemli cihazlar olan) telefonlar birer kumarhâne haline gelir. Sigara, alkol, uyuşturucu kullanımı giderek artar…)
Her hasta, her muhtaç, her yoksul, Allah’ın bize bir emanetidir. Bu emanete ihanetin cezası, kısmen mutlaka dünyada yaşanır. Sosyal hükümler böyledir.
Genel görüş (belli çevrelerde) şu: Bırakın canım, insanlar istediğini yapsın, istediğine inansın, istediği müzik dinlesin, istediğini okusun, istediği gibi düşünsün, istediği gibi konuşsun, istediği gibi giyinsin, istediği gibi yaşasın, vs.
Bizi yaratan/yaşatan, öldüren/dirilten, Celâl, Cemâl, Kemâl sıfatlarının sahibi Allah’ın haram kıldıklarına yanaşılmasa, helâl dairesinde yaşansa müşteki olduğumuz hiçbir husus yapılmaz. Peygamberimizin “Ölen ne için öldüğünü, öldüren ne için öldürüldüğünü bilemeyecek” buyurduğu günleri yaşıyoruz. Sadece şu âyet (3 Âli İmran 134) ile amel edilse toplum huzur bulur. Toplumun önünde gözüken sporcusundan sanatkâra, ilim pâyesi taşıyandan, siyasetçisine, sinemacısından tiyatrocusuna entelektüel geçineninden meşhur olanına varıncaya kadar; fuhuşa, uyuşturucuya, kumara, sanal veya gerçek her türlü rezilliğe, bulaşmamış kimse bulamaz hâldeyiz. Çare olan dinî, millî manevi hayat da dışlanınca yaşanacak olan da bu! Peki, ama ölçüler yok mu? Akıl ölçüleri, ilim ölçüleri, inanç ölçüleri, sorumluluk ölçüleri, sanat ölçüleri? Ölçü yokluğu demek, değer yokluğu demektir. ‘Herkesin istediğini yapabilmesi’nden kast olunan şey ancak değer ölçülerinin varlığını kabulden sonra bir özel değer ifade edebilir. Sadece onu söylüyorsanız, içgüdüyle hareket eden hayvani bir hayat başlar. Günümüzde maalesef, birçok meselenin altında işte bu büyük yanlış yatıyor. ‘Herkes istediğini yapar’dan başka değer tanımamak tek kelimeyle ‘yozlaşma’ taraflısı olmak demektir. Zihin işgalinin farkında olmamak demektir. Meflûç (felçli) hale gelmek demektir. Bu bir toplumun kültürel intiharıdır, kültürel tecavüzdür!
Bir kültür katliamı yaşıyoruz. Tabii kültürü de bir milletin değerleri, aidiyeti, diğer milletlerden farkını ortaya koyan (giyim kuşamdan, tutum ve davranışlara varıncaya kadar) milletin yaşayış tarzı değil mi? Kültür deyince; dinimiz, kendi değerlerimiz akla gelmez mi? Kültür, bir toplumun ruhu değil mi? Bizim entelektüelimiz/aydınımız:
“Bir toplumun ruhu yani hem geçmişi hem şimdisi hem de geleceğidir. Hiçbir toplum, kültürüne tecavüz edilmesine, geçmişinin, şimdisinin ve geleceğinin yok edilmesine, göz yummaz, yumamaz! Hiçbir toplum kendi ruhunu kendi elleriyle yok etmez!
Bunun örneği yok tarihte bizden başka! Bütün kesimler, bütün partiler bu toplumun kültürünün, dolayısıyla ruhunun korunması ve güçlendirilmesi konusunda azamî dikkati, rikkati, özeni ve gayreti göstermek zorundadır. Yoksa dünyaya söyleyecek bir sözümüz olmaz. Yoksa insanlığa verecek bir şeyimiz olmaz.” Yoksa kültürünü yitiren bir toplum, köleleşmekten ve yok olmaktan kurtulamaz demiyor mu? Dememişler mi?
İster dindar ister laik herkesin, özellikle de bütün kesimlerin aydınlarının yaşasın yaşamasın kendi değerlerine, kültürüne sahip çıkması, yapılanlara tepki göstermesi gerekmez mi?
İslâm’a, Kur’ân’a ve Hz. Peygamber’e her Allah’ın günü her yerde inanılmaz küfürler ve hakaretler ediliyor. Hassasiyetlerimizi kaybettiğimizden kimsenin kılı kıpırdamıyor. Alıştırıldığımız, ‘algı operasyonları’na uğradığımız için “inandığımız gibi yaşama yerine yaşadığımız gibi inanıyoruz.” Bu hâle getirildik.
Muhafazakâr ailelerin oturduğu ilçe olarak bilinen yerlerde bile çarşıda, pazarda, umumi vasıtalarda, vs. Genç kızlarda göbek gösterme, plaj kıyafeti, laubalilik iyice yaygınlaştı. Edeb ve hâyâ kalmadı. Değişime karşı değiliz, olamayız da. Aidiyetimizi unutmadan değişemez miyiz? BİZ kalarak değişim olmaz mı? Kalpsiz ve ruhsuz bir dünya, insanlığın genleriyle oynanan bir dünyada yaşadığımızı unutmayacağız. Her şeyin altüst edildiği, bütün değerleri değersizleştirdiği bir dünyada yaşıyor olmak bizleri mazeretler üretmeye götürmemeli. Allah’a kulluğun yerinin heva hevesin alıp, ona kulluk yapıldığı bir dünya.
Ülkeye, kültürüne, inancına, medeniyetine aidiyet bağlarını ve bilincini yitirmiş, böyle bir ruhsuzluk nasıl yaşanır, yaşatılır? Bir de bunlara bizden gözüken ‘bizim aydınımız’ geçinenlerin yaptıkları; ithamlar, suçlamalar, karalamalar, kışkırtmalar, kötülemeler, nefretler, inatlar içinde, kendi insanının değil de ‘şer güçler’in ittifakının yanında bulunmalarının izahı var mı? Her söylediğimiz sözün her yazdığımız satırın manevi sorumluluğu yok mu? Bazı doğruluk ölçülerine inanıyorsak, fazilet değerlerine bağlıysak, kendimizi milletimize borçlu hissediyorsak, bu manevi sorumluluğu yüreğimizde hissetmeliyiz. Bu kadar zihin işgali hatta zihnen sömürgeleştirilme olur mu Türkiye Cumhuriyeti Devletinde! İslâm devleti olarak kurulan bir devletin devamı değil miyiz? Selçuklu, Osmanlı bizim devletlerimiz değil miydi? Peygamber Efendimizin İslâm Devleti’nden beslenmedik mi? Her gün gündeme oturup hepimizi meşgul eden bütün olayları kendi tefekkür dünyamızda değerlendirip bunların sonuç olduğunu buna götüren sebeplerin ortadan kalkması gerektiğini, sessiz kalınamayacağını ne zaman idrak edip gerekeni yapacağız? Tepki olarak değil, kendi eğitim sistemimizi bir an önce kurmalıyız. Yahut bu dertlerle dertlenen adam yetiştirecekleri yetiştirecek öncü kuşak faaliyetlerini “Allah Rızası” için gerçekleştirecek MTO’ya (Medeniyet Tasavvuru Okulu’na) sahip çıkılmalı. Yük olmayıp yük alınmalı. İnşallah sadra şifa olacak heyecan verip bizi kendimize döndürecek ‘cami (kıble) merkezli bir dünya kurarız.