--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Dijital günahlarda boğulmak!

Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci
4

Dijital günahlarda boğulmak!

YAŞAR DEĞİRMENCİ

Devleti temsil eden şahsiyetlerin son günlerdeki konuşmalarında dikkat çektiği cümleler: “Her telefon maalesef kumarhane haline geldi. Tütün, sigara, alkol uyuşturucu kullanımı da yine bu mecralar tarafından özendirilmekte, gençlerimizin sağlığı ve geleceği çalınmaktadır. Son dönemde ülkemizde yaşanan aile facialarına baktığımızda en büyük müsebbibin alkol, sanal bahis, kumar ve uyuşturucu olduğunu görüyoruz. Aynı şekilde boşanmaların, eşler arası ve aile içi kavgaların sebeplerin en başında bu illetler geliyor. Uyuşturucu, alkol ve kumar bağımlılığı millî bünyemiz açısından terör kadar, hatta terörden daha zararlıdır!”


(Hayatların kurtulmasına vesile olabilecek kadar önemli cihazlar olan) telefonlar birer kumarhâne haline gelir. Sigara, alkol, uyuşturucu kullanımı giderek artar…)

Her hasta, her muhtaç, her yoksul, Allah’ın bize bir emanetidir. Bu emanete ihanetin cezası, kısmen mutlaka dünyada yaşanır. Sosyal hükümler böyledir.

Genel görüş (belli çevrelerde) şu: Bırakın canım, insanlar istediğini yapsın, istediğine inansın, istediği müzik dinlesin, istediğini okusun, istediği gibi düşünsün, istediği gibi konuşsun, istediği gibi giyinsin, istediği gibi yaşasın, vs.


Bizi yaratan/yaşatan, öldüren/dirilten, Celâl, Cemâl, Kemâl sıfatlarının sahibi Allah’ın haram kıldıklarına yanaşılmasa, helâl dairesinde yaşansa müşteki olduğumuz hiçbir husus yapılmaz. Peygamberimizin “Ölen ne için öldüğünü, öldüren ne için öldürüldüğünü bilemeyecek” buyurduğu günleri yaşıyoruz. Sadece şu âyet (3 Âli İmran 134) ile amel edilse toplum huzur bulur. Toplumun önünde gözüken sporcusundan sanatkâra, ilim pâyesi taşıyandan, siyasetçisine, sinemacısından tiyatrocusuna entelektüel geçineninden meşhur olanına varıncaya kadar; fuhuşa, uyuşturucuya, kumara, sanal veya gerçek her türlü rezilliğe, bulaşmamış kimse bulamaz hâldeyiz. Çare olan dinî, millî manevi hayat da dışlanınca yaşanacak olan da bu! Peki, ama ölçüler yok mu? Akıl ölçüleri, ilim ölçüleri, inanç ölçüleri, sorumluluk ölçüleri, sanat ölçüleri? Ölçü yokluğu demek, değer yokluğu demektir. ‘Herkesin istediğini yapabilmesi’nden kast olunan şey ancak değer ölçülerinin varlığını kabulden sonra bir özel değer ifade edebilir. Sadece onu söylüyorsanız, içgüdüyle hareket eden hayvani bir hayat başlar. Günümüzde maalesef, birçok meselenin altında işte bu büyük yanlış yatıyor. ‘Herkes istediğini yapar’dan başka değer tanımamak tek kelimeyle ‘yozlaşma’ taraflısı olmak demektir. Zihin işgalinin farkında olmamak demektir. Meflûç (felçli) hale gelmek demektir. Bu bir toplumun kültürel intiharıdır, kültürel tecavüzdür! 


Bir kültür katliamı yaşıyoruz. Tabii kültürü de bir milletin değerleri, aidiyeti, diğer milletlerden farkını ortaya koyan (giyim kuşamdan, tutum ve davranışlara varıncaya kadar) milletin yaşayış tarzı değil mi? Kültür deyince; dinimiz, kendi değerlerimiz akla gelmez mi? Kültür, bir toplumun ruhu değil mi? Bizim entelektüelimiz/aydınımız:

“Bir toplumun ruhu yani hem geçmişi hem şimdisi hem de geleceğidir. Hiçbir toplum, kültürüne tecavüz edilmesine, geçmişinin, şimdisinin ve geleceğinin yok edilmesine, göz yummaz, yumamaz! Hiçbir toplum kendi ruhunu kendi elleriyle yok etmez!


Bunun örneği yok tarihte bizden başka! Bütün kesimler, bütün partiler bu toplumun kültürünün, dolayısıyla ruhunun korunması ve güçlendirilmesi konusunda azamî dikkati, rikkati, özeni ve gayreti göstermek zorundadır. Yoksa dünyaya söyleyecek bir sözümüz olmaz. Yoksa insanlığa verecek bir şeyimiz olmaz.” Yoksa kültürünü yitiren bir toplum, köleleşmekten ve yok olmaktan kurtulamaz demiyor mu? Dememişler mi?

İster dindar ister laik herkesin, özellikle de bütün kesimlerin aydınlarının yaşasın yaşamasın kendi değerlerine, kültürüne sahip çıkması, yapılanlara tepki göstermesi gerekmez mi?

İslâm’a, Kur’ân’a ve Hz. Peygamber’e her Allah’ın günü her yerde inanılmaz küfürler ve hakaretler ediliyor. Hassasiyetlerimizi kaybettiğimizden kimsenin kılı kıpırdamıyor. Alıştırıldığımız, ‘algı operasyonları’na uğradığımız için “inandığımız gibi yaşama yerine yaşadığımız gibi inanıyoruz.” Bu hâle getirildik.


Muhafazakâr ailelerin oturduğu ilçe olarak bilinen yerlerde bile çarşıda, pazarda, umumi vasıtalarda, vs. Genç kızlarda göbek gösterme, plaj kıyafeti, laubalilik iyice yaygınlaştı. Edeb ve hâyâ kalmadı. Değişime karşı değiliz, olamayız da. Aidiyetimizi unutmadan değişemez miyiz? BİZ kalarak değişim olmaz mı? Kalpsiz ve ruhsuz bir dünya, insanlığın genleriyle oynanan bir dünyada yaşadığımızı unutmayacağız. Her şeyin altüst edildiği, bütün değerleri değersizleştirdiği bir dünyada yaşıyor olmak bizleri mazeretler üretmeye götürmemeli. Allah’a kulluğun yerinin heva hevesin alıp, ona kulluk yapıldığı bir dünya.


Ülkeye, kültürüne, inancına, medeniyetine aidiyet bağlarını ve bilincini yitirmiş, böyle bir ruhsuzluk nasıl yaşanır, yaşatılır? Bir de bunlara bizden gözüken ‘bizim aydınımız’ geçinenlerin yaptıkları; ithamlar, suçlamalar, karalamalar, kışkırtmalar, kötülemeler, nefretler, inatlar içinde, kendi insanının değil de ‘şer güçler’in ittifakının yanında bulunmalarının izahı var mı? Her söylediğimiz sözün her yazdığımız satırın manevi sorumluluğu yok mu? Bazı doğruluk ölçülerine inanıyorsak, fazilet değerlerine bağlıysak, kendimizi milletimize borçlu hissediyorsak, bu manevi sorumluluğu yüreğimizde hissetmeliyiz. Bu kadar zihin işgali hatta zihnen sömürgeleştirilme olur mu Türkiye Cumhuriyeti Devletinde! İslâm devleti olarak kurulan bir devletin devamı değil miyiz? Selçuklu, Osmanlı bizim devletlerimiz değil miydi? Peygamber Efendimizin İslâm Devleti’nden beslenmedik mi? Her gün gündeme oturup hepimizi meşgul eden bütün olayları kendi tefekkür dünyamızda değerlendirip bunların sonuç olduğunu buna götüren sebeplerin ortadan kalkması gerektiğini, sessiz kalınamayacağını ne zaman idrak edip gerekeni yapacağız? Tepki olarak değil, kendi eğitim sistemimizi bir an önce kurmalıyız. Yahut bu dertlerle dertlenen adam yetiştirecekleri yetiştirecek öncü kuşak faaliyetlerini “Allah Rızası” için gerçekleştirecek MTO’ya (Medeniyet Tasavvuru Okulu’na) sahip çıkılmalı. Yük olmayıp yük alınmalı. İnşallah sadra şifa olacak heyecan verip bizi kendimize döndürecek ‘cami (kıble) merkezli bir dünya kurarız. 

Yorumlar

(4)

Yorum yazın

0/1000

Yorumlar editör onayından sonra yayınlanır.

İbrahim Atalay

23 Ocak 2026 21:12

Sn Değirmenci Hocam, Dinimizin gereği emirleri kendimize rehber edinerek yaşamak en büyük idealimiz. Çok güzel özetlemişsiniz bozuklukları. Elinize sağlık. Ancak bir konu var ki ele alınmıyor. Takriben 37 seneden beri uygulanan 6284 ve 175 sayılı yasalarla evlilik birliği bozulmuş ve ZİNA yaygınlaştırılmıştır. 1998 yılında Anaya Mahkemesi ZİNAYI suç olmaktan çıkarmış. Evli kadınların maddiyat elde ederek boşanıp fuhuşa sermaye olduğu Devlet tarafından biliniyor. Gençler evlenme yerine ZİNALI hayata yönlendiriliyor.Alkol, kumar gibi insan için zararlı olanlar içinde ZİNA anılmıyor. Sanki zina görmezden geliniyor. Toplumumuzu içten çökerten zina. Doğan çocuklarının babalarının tespiti ancak DNA ile belirlenebilir. Zina suç olmadığı için kadınlara verilen haklar kötüye kullanılıyor. Be 80 yaşında 16 senedir işsiz oğlu için nafaka, tazminat ve mal gideri ödeyen biriyim. Aile Mahkemeleri sanki Arenada aslanlara atılıp parçalattırılan insanlar gibi Yargıç tarafından parçalanıyor. Her boşanma ahlaksızlık sektörüne kar sağlıyor. SÜRESİZ NAFAKA SÜRESİZ ZİNA hız kesmeden İKTİDAR desteğiyle sürüyor.

M. Seyfeddin Ulucak

23 Ocak 2026 17:23

Yaşar bey, bütün söylediklerini kabul ediyorum. Haklısın. Ancak son 25 senedir iktidarda olan ve "alnı secdeli" diye destek verdiğimiz kişinin bu duruma gelmemizde bir sorumluluğu yok mu? Teorik olarak her şeyi yazarsınız, muhalif olarak aklınıza geleni söylersiniz de iktidarda kamu gücünü kullananlardan güçlerini neden bu yönde kullanmadıklarını neden sormazsınız? Bu konuyu irdelemenizi sorgulamanızı tavsiye ederim. Ha gayret!...

Arslan abdallah

23 Ocak 2026 10:47

Yük olmayıp yük alınmalı. İnşallah sadra şifa olacak heyecan verip bizi kendimize döndürecek ‘cami (kıble) merkezli bir dünya kurarız.inşaallah

H, BRBR

23 Ocak 2026 09:14

Ah Yaşar hoca ah ki ah, Eğitim rehberleri 1970 lerde perde kapattı. Bakanlara millet vekillerine yanaşamazsınız. Kibir tavan yapmış. Özellikle milli eğitim bakanı. KPS DE KPS Al sana KPS. Sonuç ortada.

Yaşar Değirmenci Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle