• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Süleyman Önsay
Süleyman Önsay
TÜM YAZILARI

Amelin imandan bir cüz olmamasının anlamı!

06 Temmuz 2018
A


Süleyman Önsay İletişim: [email protected]

Önce İmam Azam Ebu Hanife (rh.a.)’in  “..amel imandan, iman da amelden başkadır” sözünün anlam ve gerekçesini O’ndan dinleyelim:

Çünkü çoğu zaman müminden amel yapma mükellefiyeti kalkabilir. `Amel kalktığı zaman, iman da kalkar’ denilmesi, caiz değildir.  

Zira hayız halindeki bir kadından; o hal içerisinde iken, namaz kalkar. Böyle bir kadın için iman da kendisinden kalkar, diyemeyiz. 

Yahud kendisine imanı da terk etmesi emredilir, denilemez. 

Yine `fakire zekat yoktur’ denilir. fakat fakire iman gerekli değildir, denilemez. Eğer iman amelden bir parça (cüz) olsaydı, amelin düştüğü hallerde, imanın da düşmesi gerekirdi. Halbuki durum böyle değildir.” (Aliyyü’l Kari, Fıkh-ı Ekber, İst:1981, sh. 216. Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler ve Kavramlar, İnkılap Yayınları: 206)

İşin aslı ve özü bu iken bugün “amel imandan bir parça (cüz) değildir” kabul ve kaidesi, ibadetlerin umursanmaksızın terkine ve yasakların da fütursuzca işlenmesine adeta bir kaide (temel) yapılmaktadır! Farzların terkinde ve haramların işlenmesinde sanki dinen hiçbir sakınca yokmuş, gayet doğalmış gibi bir hava ve algı estirilmektedir. Sanki İslamsız iman, mümin olarak yaşamak ve kurtuluşa ermek için yeterli imiş gibi davranılmaktadır.   

Peki, İmam Azam Ebu Hanife (rh.a.)’in ve izleyicilerinin “amel imandan, iman da amelden başkadır” sözünün kast ettiği mana; ”farzlar ihmal edilebilir ve haramlar da işlenebilir yani gayr-i müslimler gibi namazsız niyazsız, yalanlı dolanlı, hileli hurdalı, içkili kumarlı, faizli zinalı, tesettürsüz bir yaşantı müminler için normaldir” anlayışı mıdır?

Cevap için yine İmam Âzam (rh.a.)’e kulak verelim:

İman, ikrar ve tasdiktir. Müminler iman ve Allah’ı birlemede eşit, amellerde farklıdırlar. 

İslâm da o ilahî emirlere teslim olmak ve boyun eğmektir. 

Lügat itibariyle iman ile İslâm arasında fark vardır. Fakat dinde, İslâm’sız iman, imansız da İslâm olmaz. Bunlar bir şeyin dışı ve içi gibidir. 

Din ise iman ve İslâm ile beraber bütün şeriatın ismidir.’ - Ebu Hanife, el-Fıkhu’l-Ekber, s. 68. (Aliyyü’l-Kârî şerhi ile, Mısır, 1323)-.” ( Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim, c.1, s. 173, 174)

Elmalılı merhum  iman ile ilgili bu nakilleri yaptıktan sonra şöyle bir özetlemede bulunur:

“Bütün bunlardan da anlarız ki:

1-İslâm dini, yalnız bir iman meselesi değildir. İman ve amellerin toplamıdır. Amellerle ilgili tatbikatı atıp da dinin bütün feyzini beklemek tehlikelidir.

2-Böyle olmakla beraber iman, amel demek değildir. 

Amelin farz oluşuna iman ile, o ameli yapmak birbirinden farklıdır. 

Müslüman amel ettiği için mümin olacak değil, iman ettiği için amel edecektir. Şu halde amelini sırf aldırış etmeme ve küçümsemeden dolayı terk etmiş değilse kâfir olmaz.

3-İslam dininin imanında esasen kalp ve vicdan işi olan bir esas bulunduğu şüphesiz olmakla beraber, Cenab-ı Hakk’ın isteği olan iman meselesi yalnız bir vicdan işi olmaktan ibaret değildir. 

O, tam bir insan gibikalbin içinden başlayıp, bütün dışa yayılacak ve sonra kâinata güzel ameller saçacaktır.” (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim, c.1, s. 173, 174)

Yukarıda geçen “amelini sırf aldırış etmeme ve küçümsemeden dolayı terk etmiş değilse kâfir olmaz” ifadesinin karşı anlamı “ amelini aldırış etmeme ve küçümsemeden dolayı terk ederse kafir olur” demektir. Peki, bunun ölçüsü nedir? Haram işleyen yani bir farzı terk eden veya bir yasağa bulaşanın aldırış etmeme veya küçümseme durumuna ve küfre düşmemesi için hangi ruh hali içinde olması gerekmektedir?

Bunun cevabında Efendimizin altını çizdiği şu noktaları dikkate almak herhalde yeterlidir: 

“Sizden kim bir münker (İlahi irade, rıza ve düzene uymayan bir şey) görürse, onu eliyle düzeltsin. Şayet gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle de gücü yetmezse, kalbiyle düzeltsin (buğz etsin) ki, bu imanın en zayıf derecesidir.” ( Müslim, Îmân 78. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, Îmân 17 )

Başkasının isyanına karşı bile mümin kalabilmek için en azından buğz etme (hoşnutsuzluk duyma) durumunda olan mü’minin kendisine ait günahlarında da aynı tepki içinde olmaması söz konusu olabilir mi?        

İman etmenin ne anlama geldiği hususunda ki şu veciz tespitler amelsizlik konusunda ne kadar manidardır:

“Evet, inkâr etmemek başkadır, îmân etmek bütün bütün başkadır.

Evet, kâinâtta hiçbir zîşuûr (akıl sâhibi), kâinâtın bütün eczâsı (cüz’leri-kısımları) kadar şâhidleri bulunan Hâlık-ı zü’l-Celâl’i (celâl sâhibi yaratıcıyı) inkâr edemez. Etse, bütün kâinât onu tekzîb edeceği (yalanlayacağı) için susar, lâkayd kalır. 

O’na îmân etmek, Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın ders verdiği gibi, o Hâlık’ı sıfatları ile, isimleri ile umum kâinâtın şehâdetine (şâhidliğine) istinâden (dayanarak) kalben tasdîk etmek ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak, ve günah ve emre muhâlefet ettiği vakit kalben tevbe ve nedâmet etmek (pişmân olmak) iledir.

Yoksa, büyük günahları serbest işleyip istiğfâr (tevbe) etmemek ve aldırmamak, o îmandan hissesi olmadığına delildir.”  (Said Nursi (rh.a.), Emirdağ Lâhikası-I, 312) 

Sözün özü ve özeti olan şu ayet-i celilenin mealiyle sözlerimizi noktalayalım:

(Yine o takva sahipleri), çirkin bir kötülük işlediklerinde, yahut kendilerine zulmettiklerinde, Allah’ı zikredip günahlarının bağışlanmasını dilerler. Zaten Allah’tan başka günahları kim bağışlar? Keza onlar, yaptıkları kötü işlerde bile bile direnmezler. (Al-i İmran, 135)

 

x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23