• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Refik Tuzcuoğlu
Refik Tuzcuoğlu
TÜM YAZILARI

Haz belediyeciliği

31 Mart 2026
A


Refik Tuzcuoğlu İletişim:

Haz belediyeciliği

REFİK TUZCUOĞLU

Son günlerde yerel yönetimler cephesinden yansıyan haberler, basit birer yolsuzluk vakasının ötesinde devasa bir ahlaki çürümeyi seriyor önümüze. Rüşvet, irtikap, ihaleye fesat karıştırma ve nihayetinde doğrudan belediye başkanlarının başrolü oynadığı utanç verici skandallar… Son olarak Uşak Belediye Başkanı’nın, sırf gönül ilişkisi olduğu için belediyede yüksek maaşla işe başlattığı iddia edilen genç bir personeliyle Ankara’da bir otel odasında bornozla ve polis baskınıyla gözaltına alınması, yaşanan ahlak erozyonunun büyüklüğünü göstermeye kâfi.

Peki, bizi bu utanç tablosuna sürükleyen kırılma nerede yaşandı?

Bizim medeniyet kodlarımızda şehir sadece betondan ve taştan ibaret bir yapı değil; mukaddes bir "emanet"tir. Nitekim ecdadımız, şehri yöneten makama "Şehremaneti", o makamda oturan kişiye ise "Şehremini" demiştir. Şehremini; şehrin malının, namusunun, yetiminin ve geleceğinin emanet edildiği "en emin" kişidir. Beytülmalin bekçisidir. Bugün ise şehri bir emanet değil, ele geçirilmiş bir "ganimet" olarak gören, nefsani ihtiraslarını beytülmalin kaynaklarıyla finanse eden yozlaşmış bir güruhla karşı karşıyayız.

Peki, bu utanç verici çöküşü sadece insanoğlunun fıtratındaki o 'nefs canavarı'yla izah etmek yeterli olur mu? Ya içinde debelendiğimiz sosyal ekosistem? Bizi ahlaka ve erdeme çağıran o kadim değerlerimizden kopuşumuzun; modernitenin dayattığı sahte değerlere ve o dipsiz değersizliklere sürüklenişimizin hiç mi payı yok? 


Tam bu noktada Büyük İslam filozofu Fârâbî, El-Medinetü'l Fâzıla (Erdemli Şehir) adlı o abidevi eserinde önümüze çok çarpıcı bir ölçü koyar. Fârâbî’ye göre bir şehrin medeniyet seviyesi binalarının yüksekliğiyle veya kasasındaki parayla değil; halkının mutlak saadete ulaşmak için ortaya koyduğu 'yardımlaşma ve erdem' iradesiyle ölçülür. Ve o erdemli yapıyı Fârâbî'nin şu meşhur vecizesi ayakta tutar: "Sevginin kurduğu devleti, adalet devam ettirir."


Yönetim kademesi bu yardımlaşma ve adalet ufkundan koptuğunda ise o şehir hızla "Cahil Şehir"e dönüşür. Hatta Fârâbî, gücün ve sadece bedensel hazların yegâne gaye olduğu, ahlakın dışlandığı bu yapıları "El-Medinetü'l-Hassîse" (Bayağılık/Haz Şehri) olarak tanımlar. İşte bugün Uşak’ta ve benzeri birçok örnekte karşımıza çıkan bu bataklık tablosu, Fârâbî'nin bin yıl önceden uyardığı "Haz Şehri"nin ta kendisi; modern dünyanın bize dayattığı seküler ahlakın kaçınılmaz bir sonucudur.


"Bırakınız yapsınlar" (laissez-faire) mottosuyla ambalajlanan bu modernite; bireyin çıkarını, hazzını ve doymak bilmez egosunu her türlü manevi değerin üstüne koydu. İnsanı uhrevi sorumluluktan koparan, "hesap verme" şuurunu yok eden bu sistem, haliyle "şehrin emini"ni değil; kendi kasasının ve arzularının kölesi olan örnekleri çoğaltmakta.

Üstat Necip Fazıl, ‘Reis Bey’ adlı eserinde tam da bu yapısal çelişkiye dikkat çeker. Muazzam bir "kaplan" metaforuyla, insanın ruh kökünü kurutup onu sadece maddeden ibaret gören asırlık yabancılaşmaya şöyle seslenir: "Sen kaplanı yetiştir, besle, sonra pençe atıyor diye kement at, ipe çek!"


İçinde bulunduğumuz manzara, asırlık bir yabancılaşmanın doğal sonucudur. Anadolu'nun kadim ve manevi değerleriyle arasına mesafeler koyan, geçmişteki vesayet dönemlerinin o ağır iklimine eklemlenen siyaset felsefesi, bugün kendi ürettiği sosyolojiyle imtihan ediliyor. Kemal Kılıçdaroğlu'nun yıllar sonra dile getirdiği 'helalleşme' çağrısını da bu eksende okumak gerekir. Bu adım; köklü ve yapısal bir uyanıştan ziyade, incitilmiş kitlelerle yeniden bağ kurabilme ve pragmatik bir köprü inşa etme telaşıydı. Belki içinde insani bir sızı, geç kalınmış bir vicdan muhasebesi de barındırıyordu; lakin siyasi bir manevra olmanın ötesine geçemediği için o beklenen samimi yankıyı bulamadı. 



Mahşerde hesap verme şuurunu yitiren her iklim, derinlikli bir iç muhasebe yapmak yerine, ister istemez sadece maddeye, makama ve hazza meyleden 'kaplanlar' yetiştirir. Hal böyleyken; bu temel yaklaşımla, bu genetikle yetişen bir siyasetçi beytülmale el uzatırken ya da otel odalarında şehvete teslim olurken kendini hangi ahlaki otoriteye karşı sorumlu hissedecek ki? 

Erdemi sistemin dışına itenler, faziletsizliğin sonuçlarına şaşırma hakkına sahip değil. Şehirlerimizi asli hüviyeti olan 'emanet' bilincine, başkanları ise 'Şehremini' ahlakına kavuşturmanın yolu; bu seküler ve hazcı bataklığı kurutup, erdemli şehir ufkuna doğru yelken açmaktan geçmektedir. Zira taştan ve betondan ibaret şehirler inşa edip, o şehrin ruhu olacak nesilleri erdem ve maneviyatla donatmayı unutursanız; yarın o kalabalıkların içinden, pençesiyle ısdırap veren ve emanetinizi yerle yeksan edenleri çoğaltırsınız.

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23