• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Refik Tuzcuoğlu
Refik Tuzcuoğlu
TÜM YAZILARI

Cüsseyi aşan ihtiraslar

13 Haziran 2026
A


Refik Tuzcuoğlu İletişim:

Cüsseyi aşan ihtiraslar

REFİK TUZCUOĞLU 

Orta Doğu’da jeopolitik fay hatları kırılırken, küresel ve bölgesel güçlerin yıllardır inşa etmeye çalıştığı o yapay hesapların, Batı’nın dayattığı Ankara’sız bir Akdeniz tasarımı masallarının perdesi de hızla aralanıyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın AK Parti Grup Toplantısı’nda Doğu Akdeniz, Kıbrıs, Suriye ve Lübnan ekseninde yaptığı tarihi açıklamaların Tel Aviv’deki panik düzeyi yüksek yankıları, bölgedeki mücadelenin artık yepyeni bir evreye geçtiğini gösteriyor. Sahadaki veriler ve uluslararası strateji merkezlerinin raporları, İsrail için artık asıl yapısal rakibin ne Gazze ve Lübnan ne de askeri kapasitesi geriletilen Tahran ekseni olduğuna işaret ediyor. Asıl büyük meydan okuma, modern ordusu ve caydırıcı vizyonuyla Türkiye Cumhuriyeti’dir.

İsrail’in Stratejik Yanılgısı

Bölgesel dengeleri okurken Washington ve Tel Aviv’in düştüğü en büyük hata, İran eksenini zayıflatmak için yürüttükleri agresif askeri harekâtların yeni bir jeopolitik uyanışı tetiklediğini görememiş olmalarıdır. Stockholm Üniversitesi Türk Araştırmaları Enstitüsü’nün (SUITS) son analizinde de çarpıcı biçimde vurgulandığı üzere; İsrail, İran tehdidini gerileterek Körfez ülkelerinin kendisini "zorunlu bir ortak" olarak görme gerekçesini kendi elleriyle ortadan kaldırdı. Gazze ve Lübnan’da süregelen sivil katliamlar Tel Aviv’i istikrarsızlık üreten tehlikeli bir "çıban başı" haline getirirken, bu jeopolitik boşlukta Suudi Arabistan ve Mısır gibi statüko güçleri yönlerini yeniden istikrarın ve rasyonel politikaların merkezi olan Ankara’ya çevirmeye başladı.


Bu yapısal doktrin ayrışması, kısa vadede doğrudan bir sıcak çatışma riski barındırmasa da SUITS araştırmasının altını çizdiği üzere, uzun vadede kaçınılmaz bir çarpışma rotasına işaret ediyor. Zira "Arz-ı Mevud" (Vaat Edilmiş Topraklar), sadece dinler tarihi sayfalarında kalan soyut bir hezeyan değil; Tel Aviv’in askeri operasyonlarının arkasındaki resmi devlet politikasıdır. Bu durum, İsrail’in bölgede her fırsat bulduğunda saldırganlığını sürdüreceği ve Ankara’yı yıpratmayı deneyeceği anlamına gelmektedir. Önümüzdeki süreçte bu rekabetin asimetrik cephelerde; dışarıdan ekonomik ve dış politika ambargolarıyla, içeriden ise sosyal ve siyasal fay hatlarını tetikleyecek kışkırtmalarla yürütüleceğini öngörmek zor değil. Ancak uluslararası konjonktür artık Türkiye lehine işliyor ve en önemlisi, karşımızda bu tehdidin tamamen farkında olan ve oyun planını buna göre kuran bir Ankara iradesi bulunuyor. 

Modern Hicaz Demiryolu


Silahların gölgesinde yürütülen bir başka hikâye ise lojistik ve ticaret savaşlarında yazılıyor. ABD’nin Hindistan, Körfez, İsrail ve Avrupa’yı birbirine bağlamayı planladığı IMEC koridoru, tırmanan bölgesel gerilimle birlikte tarihin tozlu raflarına neredeyse gömüldü gibi. İsrail cephelerde askeri bir kördüğümün içine çekilmişken Ankara, Riyad ile adeta tarihi Hicaz Demiryolu’nun modern bir canlanışı niteliğindeki stratejik koridor anlaşmasına imza attı. İstanbul’dan başlayıp, Suriye ve Ürdün topraklarından geçerek Suudi Arabistan’a, oradan da hem Kızıldeniz hem de Hint Okyanusu’na uzanacak bu devasa hat, jeopolitik bir satranç hamlesidir. İsrail basınından Ynet’in haklı bir hayıflanmayla itiraf ettiği gibi: "Netanyahu cephelerdeki operasyonlara odaklanmışken, Erdoğan kimse bakmıyorken bölgenin yeni ticaret imparatorluğunu kurdu ve Türkiye’yi haritadan silmek isteyenlere bizzat haritanın kendisi olduğunu gösterdi."


Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın "Türkiye’nin güvenliği Hatay’dan değil Halep’ten, Şam’dan ve Beyrut’tan başlar" cümlesi, sınır güvenliğini "ileri savunma doktriniyle" tahkim eden bir vizyon. Suriye’nin yeni yönetimiyle hızla derinleşen askeri ve ekonomik entegrasyon Tel Aviv’de alarm zillerini çaldırırken; eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett’in, "Türkiye yeni İran'dır ve hem İsrail hem de bölgenin istikrarı için giderek artan bir tehdit oluşturmaktadır" şeklindeki çıkışı, bu panik dalgasının en somut itirafı mahiyetinde. Nitekim Jerusalem Post’ta yayınlanan analizlerin açıkça hedef gösterdiği gibi, İsrail’in Suriye topraklarına yönelik hava saldırıları, aslında Ankara’nın Golan Tepeleri sınırında ileri bir askeri üs ve stratejik nüfuz alanı kurmasını engelleme çabasından ibarettir.

Bu mücadelenin Akdeniz ve Kıbrıs Adası’ndaki yansıması ise Türkiye’yi "Mavi Vatan" doktrininden koparmayı hedefleyen İsrail, Yunanistan ve GKRY arasındaki üçlü koordinasyon ve Fransa ile imzalanan askeri anlaşmalar ekseninde şekilleniyor. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın "İhtirasları cüsselerini aşan ufak tefek yapılar, İsrail’in fitne kayığına binmişler" uyarısındaki askeri gerçekliği Rum kesimindeki rasyonel beyinler de görmektedir. Nitekim Rum yazar Giorgos Koumoullis’in Politis gazetesinde kaleme aldığı ve GKRY’nin yeni silahlarla Türkiye’yi yenebileceğini sanan milliyetçi çevreleri "cahillikle" suçlayan makalesi, Doğu Akdeniz’de kurulmak istenen ittifakın sahada nasıl bir intihar anlamına geleceğinin açık bir itirafıdır.



Coğrafyanın hakikati

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın "Arz-ı Mevud hezeyanına asla müsaade etmeyeceğiz" diyerek meseleyi bir ulusal güvenlik tehdidi olarak tanımlaması karşısında, Binyamin Netanyahu’nun hiçbir uluslararası karşılığı olmayan argümanlarla saldırması sadece bir acziyet göstergesidir. Türkiye, önümüzdeki NATO Ankara Zirvesi’ni küresel ittifakın yeni referans noktası yapmaya hazırlanırken, Doğu Akdeniz’deki fitne kayıklarına bindirilen taşeronların hevesleri bir kez daha kursaklarında kalacaktır. Ankara; Akdeniz’in sularını bir Siyonist gölüne çevirmek isteyenlerin karşısında, coğrafyanın ebedî hakikatini savunma iradesini ödünsüzce ilan etmektedir. Ve Türkiye'nin bu tarihî kararlılığını; öyle ya da böyle anlayacaklar!

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23