Çölde iyilik ölmesin!
Çölde iyilik ölmesin!
Refik Tuzcuoğlu
Çölün amansız sıcağında devesiyle yolculuk yapan merhametli bir adam, yol kenarında susuzluktan ölmek üzere olan birini görür. Hemen devesini durdurur, aşağı iner ve adama su verir. Yolcunun yürümeye mecali olmadığını görünce de onu kendi devesine bindirir.
Ancak merhamet gösterilen o adam aslında bir çöl hırsızıdır. Deveye biner binmez hayvanı dehleyip hızla kaçmaya başlar. Devenin sahibi, “Dur, sana bir çift sözüm var! Deveyi al git ama ne olur beni dinle!” diye bağırır. Merakına yenik düşen hırsız biraz uzaklaştıktan sonra durunca adam nefes nefese seslenir, “Senden tek bir ricam var. Bu deveyi nasıl çaldığını sakın kimseye anlatma” der.
Haydut alaycı bir tavırla, “Ne o? Rezil olmaktan mı korkuyorsun?” diye sorar. Adam, yüzyılları aşıp bugüne ulaşan muazzam bir cevap verir:
“Hayır, kendim için korkmuyorum. Eğer bu yaptığın hileyi herkese anlatırsan, bu hikâye dilden dile yayılır. Bir gün çölde gerçekten susuzluktan ölümle pençeleşen bir adam yardım isteyecek. Ama oradan geçenler senin hilelerini hatırlayıp ‘Belki bu da hırsızdır’ diyerek o muhtaca el uzatmayacaklar. Ben deveyi kaybettim ama sen insanların kalbindeki güveni ve iyiliği öldürüyorsun.”
Yarın, bu toprakların tarihindeki en organize ihanet girişimi olan FETÖ darbe kalkışmasının yıl dönümü. Tam da bu muhasebenin eşiğindeyken kamuoyu, iki gün önce gelen bir başka gelişmeyle daha yüzleşti. Ahbap Derneği Başkanı Haluk Levent; deprem bağışlarının amacı dışında kullanımı, kara para aklama ve örgüt iddialarıyla gözaltına alındı.
Zahirde biri dini, diğeri seküler; biri kutsalın gölgesinde bir karanlık yapı, diğeri ise insani duyarlık makyajı taşıyan iki ayrı dünya. Ancak sosyolojik bir mercekle bakıldığında karşımızda duran çehreler benziyor. İnsanların en saf, en samimi duygularını organize bir şekilde istismar eden o çöl hırsızının modern versiyonları.
Bizim tarihsel ve sosyal dokumuz, toplumu erdemli kılmak adına kenetlenmiş bir sivil toplum geleneği üzerine kuruludur. Hoca Ahmed Yesevî’nin Anadolu’ya saldığı alperenlerin ruhu, bu toprakları sadece coğrafi olarak değil, kalbi olarak da mayaladı. Biz o sinede, Hz. Mevlânâ’nın tüm yaratılmışları şefkatle kucaklayan o muazzam ilahi aşkını tanıdık. Her cümlesinde riyasızlığı, hasbîliği haykıran ve “Yaratılanı severiz Yaradan’dan ötürü” diyen Bizim Yunus’un samimiyetiyle yoğrulduk. Toplumsal hayatın, ticaretin ve ekonominin merkezine ahlakı ve güveni yerleştiren Ahi Evran’ın kurduğu sivil nizamla kenetlendik. Sadece derviş hücrelerinde kalmayıp çağ açıp çağ kapatan Fatihlere büyük bir devlet vizyonu ve ruh katan Akşemseddin’lerin, Hacı Bektaş-ı Velî’lerin, Hacı Bayram-ı Velî’lerin manevi mirasçıları olarak onların yollarından yürüdük.
Bu yapılar, insanı Yaradan’ın rızası için ihya ve imar eden, tamamen hasbî bir adanmışlıkla çalışan müesseselerdi. Osmanlı, bu gelenekte zaman zaman baş gösteren bozulma alametlerine karşı kayıtsız kalmamış; Meclis-i Meşayih müessesesini kurarak tekkeleri ve buralardaki suiistimalleri istikameti sahih meşayih ve ulema eliyle denetim altına almıştı.
Ancak modern dönemde bu kadim meşruiyet zeminlerinin ortadan kalkması, yerini şeffaf ve hesap verebilir mekanizmalara bırakamadı. Ortada kalan o devasa boşluk, kitlelerin merhametini birer “ticari sermaye” veya “güç enstrümanı” olarak gören istismarcılara ardına kadar açılmış bir kapı araladı.
Tam da bu kurumsal boşlukta, mantar gibi türeyen “nevzuhur” yapılara, sırf sansasyon yaratmak, marjinal söylemlerle dikkat çekmek ve takipçi devşirmek isteyen dijital çağın şarlatanlarına gün doğdu. Sosyal medya algoritmalarının “şok edici” ve kışkırtıcı içerikleri öne çıkardığını çok iyi bilen bu odaklar; ayetleri bağlamından kopararak tuhaf yorumlar yapmak, sünnet karşıtlığı gibi dinin sarsılmaz köklerini hedef alan sinsi çıkışlara imza atmak ve kimsenin cesaret edemediği marjinal iddialarda bulunmak gibi kirli yöntemlerle görünürlük ve taraftar topluyorlar.
Oysa büyük Arif İbn-i Arabî, “Söylenecek olan söylendi” diyerek yüzyıllar öncesinden köklü bir usul koymuştu. Hakikatin özü ve istikameti bellidir; bu köklü mirası çağımıza taşımak ancak geleneğe sadık bir tevil ve şerh usulüyle, günün idrakine yönelik sahih açılımlar yapmakla mümkün. O asil ve sabit kökten beslenmek yerine, sırf dikkat çekmek adına sünneti ve geleneği toptan reddeden parıltılı şovlar ve nevzuhur iddialar ise ancak birer aldatmaca barındırır. İşte bu kötü niyetli, maskeli yapılar, kadim kurumlarımızın o erdemli toplum inşa etme gayretine en büyük baltayı vuruyor.
FETÖ ihaneti, bu topraklarda sadece devlete sızmadı; yüzyılların birikimi olan cemaat, vakıf, himmet ve hizmet gibi en saf kavramların içini boşalttı, arkasında devasa bir “güven buhranı” bıraktı. Bugün sade vatandaş, samimi duygularla gençlerin elinden tutmaya çalışan meşru ve makul yapılara haklı olarak kuşkuyla yaklaşıyor; “FETÖ de dinden, imandan, hizmetten bahsediyordu, bunlar da...” diyerek faturayı istikameti düzgün kurumlara da kesebiliyor. Gençliğin elinden hayırlı niyetlerle tutacak şefkatli eller, şüphe bulutunun gölgesinde kalıyor.
İşte tam bu güven erozyonunun üzerine oturan Haluk Levent hadisesi hayırseverliğin seküler zeminde de nasıl baltalanabileceğini gösterdi. Milyonlarca liralık deprem bağışlarının akıbeti, şahsi hesap hareketleri, kumar masalarında kaybedildiği iddia edilen yüz milyonlar etrafındaki iddialar toplumsal psikolojide devasa bir gedik açıyor. İnsanlar artık ne manevi kisve altındaki söylemlere güvenebiliyor ne de elinde gitarıyla yaraları saracağını iddia eden popüler figürlere... Geriye, yardımlaşma refleksini felç olmuş, kuşkucu bir toplum kalıyor.
Bu kuşkuculuğun doğurduğu en tehlikeli sosyolojik netice ise, insan ve toplum ıslahı alanında meydana gelen o derin ve karanlık boşluktur. Toplumu erdemli kılma mücadelesi veren meşru ve samimi yapılar töhmet altında bırakılıp sahadan çekilmeye zorlandıkça, meydan tamamen şarlatanlara kalıyor. Gençlerimiz, açılan bu devasa sosyolojik boşlukta deizme ve ateizme doğru sürükleniyor. Ruhsal bir anomi ve inanç kaosu içinde geleceğini kaybeden bir neslin, ilerleyen yıllarda ne kadar trajik bir fatura çıkaracağını tahmin etmek hiç de zor değil.
Burada akıllara, hayvanların dilini bilen Hz. Süleyman’ın adalet divanına gelen o kanadı kırık kuşun isyanı geliyor. Üzerine hamle yapan bir dervişten şikâyetçi olan kuşa Hz. Süleyman, karşısındakini gördüğü hâlde neden kaçıp kendini korumadığını sorar. Kuşun verdiği, “Sultanım, onu derviş kisvesiyle, sırtındaki hırkayla gördüm; ondan ne insana ne hayvana zarar gelir, onda Allah korkusu vardır diyerek güvenip bekledim” cevabı davanın seyrini değiştirir. Bunun üzerine Hz. Süleyman dervişe ceza olarak kolunun kırılmasına hükmedince kuş araya girer:
“Hayır sultanım, onun kolunu kırmayın, çünkü kolu iyileşince yine aynı şeyi yapar. Siz asıl onun üzerindeki o dervişlik kisvesini alın ki benim gibi diğer kuşlar da dış görünüşüne bakıp ona aldanmasın, canından ve kanadından olmasın.”
Bugün insanların güvenini çalan sahte şahıs ve yapılar, hesabı verilemeyecek iki yönlü ağır bir vebal sırtlıyorlar. Birincisi, milletimizin tertemiz niyetlerinin alçakça suistimal edilmesidir. İkincisi ise samimi duygularla hizmet eden meşru kurumların töhmet altında bırakılarak tarihi misyonlarından yoksun edilmesidir. Bu kötü niyetli oluşumlar paradan ve mülkten çok daha değerli bir şeyi; kalbimizdeki iyilik arzusunu, yani birbirimize olan itimadımızı öldürüyorlar.
Gençlerimizin samimi ellerde yetişmesi ve muhtaçların sahipsiz kalmaması için hem Allah ile aldatan sinsi odaklara hem de merhamet tacirlerine karşı uyanık olmak zorundayız. Aksi takdirde deve gidecek, kuşların kanadı kırılacak ve en acısı; çölde iyilik ölecek.