• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Mustafa Çelik
Mustafa Çelik
TÜM YAZILARI

Müstevliler karşısında ümmet cephesinde buluşmak

04 Mart 2026
A


Mustafa Çelik İletişim: [email protected]

Müstevliler karşısında ümmet cephesinde buluşmak
MUSTAFA ÇELİK

Tarih boyunca İslâm coğrafyası, dış müdahaleler, sömürgecilik ve emperyalist politikalar nedeniyle derin yaralar almıştır. Kan, sürgün ve yıkım hafızalara kazınmış; bu acılar, Müslüman toplumlarda haklı bir öfke ve savunma refleksi doğurmuştur. Ancak tam da bu noktada, öfkenin yönü ile sorumluluğun sınırı arasındaki çizgi hayati önem taşır.

Tarih boyunca emperyalizm, yalnızca toprakları değil, hafızaları, dilleri ve iradeleri de işgal etmeyi hedeflemiştir. İşgal bazen askerî güçle, bazen ekonomik bağımlılıklarla, bazen de kültürel kuşatmalarla gerçekleşir. Bu çok katmanlı saldırılar karşısında en büyük zaaf ise parçalanmışlıktır. Parçalanan toplumlar kolay yönetilir; yalnız bırakılan halklar direnme gücünü zamanla yitirir.


Ümmet fikri, bu noktada yalnızca teolojik bir kavram değil, aynı zamanda ahlaki ve tarihsel bir sorumluluk olarak karşımıza çıkar. Ümmet, ortak bir inancın ötesinde, ortak bir kader bilincini ifade eder. Acının sınır tanımadığı, adaletsizliğin bir coğrafyayla sınırlı kalmadığı bir dünyada, sorumluluğun da bireysel değil kolektif olması gerektiği açıktır. Bir yerdeki işgal, başka bir yerdeki sessizlikle güç kazanır.

Birlikte hareket etme çağrısı, romantik bir temenniden ibaret değildir. Aksine, adaletin ayakta kalabilmesi için zorunlu bir ilkedir. Ayrı ayrı sesler kolayca bastırılabilir; fakat ortak bir vicdan, görmezden gelinemez. Bu birliktelik, kör bir öfkeye ya da tepkisel bir savrulmaya değil, bilinçli, ahlaklı ve ilkeli bir duruşa dayanmalıdır. Çünkü amaç, yalnızca karşı çıkmak değil; hakkı savunmak, zulmü görünür kılmak ve onurlu bir gelecek inşa etmektir.


Ümmet cephesinde buluşmak, farklılıkları yok saymak anlamına gelmez. Tam tersine, farklılıkları adalet zemini üzerinde bir arada tutabilme olgunluğunu gerektirir. Bu da sabır, istişare ve ortak akıl ister. Birlik, benzer olmak değil; aynı yönde yürüyebilmektir.

“Hiç şüphe yok ki Allah, kendi yolunda, duvarları birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.” (Saf Sûresi/4)


Emperyalist işgal ve istilalar karşısında birleşmek, sadece stratejik bir tercih değil, vicdani bir zorunluluktur. Sessizlik, tarafsızlık değildir; çoğu zaman zulmün lehine işleyen bir tutumdur. Bu nedenle ümmet bilinciyle buluşmak, birleşmek ve birlikte hareket etmek, içinde yaşadığımız çağın bize yüklediği ağır ama kaçınılmaz bir sorumluluktur.

Emperyalist saldırılar karşısında Müslümanların “ümmet cephesinde toplanıp cihada başlamaları” namaz gibi farz-ı ayn’dır. Duygularla değil; hikmet, adalet ve ölçü ile hüküm koyan dinimiz İslâm bunu bizden istiyor.


Cihad kavramı, modern dilde sıklıkla silahlı çatışmaya indirgenmiştir. Oysa İslâm literatüründe cihad, insanın kendi nefsiyle mücadelesinden toplumsal adaleti savunmaya kadar geniş bir anlam alanına sahiptir. Silahlı mücadele ise bu çerçevenin yalnızca istisnai ve son aşamasıdır. Tarihsel fıkıh literatüründe cihad keyfî değil; meşru otorite, savunma zorunluluğu ve masumların korunması gibi ağır şartlara bağlı olduğu unutulmamalıdır.

Zulme karşı durmak bir sorumluluktur; fakat zulüm üretmek asla bir ibadet değildir. Kontrolsüz şiddet, çoğu zaman zalimi durdurmaz; aksine yeni mağduriyetler ve daha derin fitneler doğurur.


Bugün Müslümanların ihtiyacı olan şey, öfkeyi kutsallaştırmak değil; aklı, ahlâkı ve adaleti merkeze alan bir direniş bilincidir. Gerçek cihad, sadece düşmana karşı değil, adaletsizliğe, cehalete ve kör fanatizme karşı da verilen mücadeledir. Ümmeti ayağa kaldıracak olan da, kan çağrıları değil; hakkaniyetli duruş, ilim ve vicdandır.

Allah yolunda, Allah için cihad; aynen namaz gibi bir ibadettir. Cihad, İslâm’ın merkezinde yer alan niyet, kulluk ve sorumluluk bilincini güçlü biçimde hayata yansımasıdır.  Çünkü İslâm’da ibadet, yalnızca belirli ritüellerle sınırlı değildir; Allah rızasını merkeze alan her bilinçli çaba, ibadet ufkuna dâhil olabilir.


Namaz, insanın günde beş vakit Rabbine yönelerek kulluğunu tazelemesidir. Cihad ise insanın hayatın tamamında bu kulluğu koruma ve yaşatma gayretidir. Bu yönüyle cihad, namaz gibi bir ibadet olma vasfını, şeklinden değil; niyetinden ve hedefinden alır. Her ikisi de Allah için yapılır, Allah’a yöneltir ve insanı ahlâkî bir disipline davet eder.

Ancak burada belirleyici olan, cihadın ne anlama geldiğidir. Cihad, köken itibarıyla “gayret etmek, çabalamak, mücadele vermek” demektir. Bu mücadele, öncelikle insanın kendi nefsine karşıdır: bencilliğe, zulme meyletmeye, haksızlığa sessiz kalmaya karşı verilen içsel bir mücadele. Ardından ilimle cehalete, adaletle zulme, merhametle vahşete karşı verilen toplumsal bir çaba gelir. Bu anlamıyla cihad, hayatın her alanına yayılan sürekli bir kulluk hâlidir.


İslâm, ibadeti insan hayatını yok eden değil, onu koruyan bir değer olarak konumlandırır. Bu yüzden “Allah için” yapılan hiçbir eylem, adaleti çiğneyemez, masumiyeti yok sayamaz, vahşeti, işgali ve istilâyı içselleştiremez.

 


Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23