• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Mustafa Çelik
Mustafa Çelik
TÜM YAZILARI

Kıble hassasiyeti (1)

24 Haziran 2026
A


Mustafa Çelik İletişim: [email protected]

Kıble hassasiyeti (1)

MUSTAFA ÇELİK

Kıbleli olmak, yalnızca bedenin bir istikamete yönelmesi değil; kalbin, aklın ve iradenin tek bir hakikate bağlanmasıdır. Hayatı İslam’a sabitlemek ise bu yönelişi sürekliliğe kavuşturmaktır. Yani anlık bir yöneliş değil, daimî bir istikamet.

Kıble, namazda yöneldiğimiz yön olmaktan öte, hayatın merkezini tayin eden bir mihverdir. İnsan neye yönelirse ona benzer; neyi merkeze alırsa onunla şekillenir. Bu yüzden kıbleli olmak, tercihlerde, ahlakta, sözde ve amelde İslam’ı ölçü edinmek demektir. Daha edebî bir ifadeyle söylemek gerekirse:

Kıbleli olmak; yönünü kaybetmiş çağların ortasında, kalbini vahyin pusulasına teslim etmektir. Hayatı İslam’a sabitlemek ise, her rüzgârda savrulan bir yaprak değil; kökünü hakikate salmış bir ağaç gibi yaşamaktır.

Bugün ümmetin en büyük imtihanı dış düşmanlardan ziyade, kıblesi sabit olmayanlardır. Zira seyyar kıbleli, hakikati değil; şartları takip eder. Ümmeti yaralayan darbeler, taşlaşmış kalplerden değil; yönünü hakikatten değil, dünyadan alan seyyar kıblelilerden gelir. Asrımızda İslam ümmetinin maruz kaldığı sarsıntılar, kıblesi sabit olanlardan değil; menfaat rüzgârına göre yön değiştiren seyyar kıblelilerdendir. Rabbimiz uyarıyor:

“Andolsun, sen kendilerine kitap verilenlere her türlü mucizeyi getirsen de, onlar yine senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar. Andolsun, eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, o takdirde sen de mutlaka zalimlerden olursun.” (Bakara Sûresi/ 145)



Lâ dinilerin, münkir ve müşriklerin istikamet yön ve yöntem tayin etmeleri karşısında kendi kıblesiyle iftihar etmeyen Müslüman, Müslüman değildir. Dinde kıble hassasiyeti, iman hassasiyetindendir. Haritalar… İnsanlığın kendine çizdiği sınırların en somut hâli. Cetvelle çekilmiş çizgiler, renklerle ayrılmış coğrafyalar… Oysa bu çizgiler ne kalıcıdır ne de hakikatin kendisini temsil eder. Toprağa çizilen her sınır, aslında zamanın ve gücün geçici bir yansımasıdır. Bugün var olan yarın silinir; bugün ayran, yarın birleşir. Ama insanın kalbinde taşıdığı bağlar, haritaların çizgilerinden çok daha derin ve kalıcıdır.

Bizi birbirimize bağlayan şey; aynı yönü tayin eden kıblemizdir. Farklı diller konuşsak da, farklı topraklarda yaşasak da secdede aynı istikamete yöneliriz. Aynı Rabbe el açar, aynı semaya dualar göndeririz. Bu ortak yöneliş, bizi görünmeyen ama kopmaz bir bağla birbirimize kenetler. Haritalar ayırır; kıble birleştirir.

Anadolu’nun rüzgârı eserken, içinde Gazze’nin direnişini de taşır aslında. Çünkü o direniş, sadece bir coğrafyanın değil, bir inancın, bir izzetin direnişidir. Keşmir’in sarp dağları, Arakan’ın sessiz çığlığını duyar; çünkü zulüm nerede olursa olsun, müminin kalbinde yankı bulur. Afrika’nın yorgun ufukları Kudüs’ün duasıyla aynı göğe bakar; çünkü gök birdir, Rab birdir ve umut da birdir.


Bir ümmeti esir etmenin en kestirme yolu, onun yönünü şaşırtmaktır; kıblesini kaybeden kalabalık, hedefini de hürriyetini de yitirir. Ya da daha veciz bir fadeyle söylersek; kıblesi dağılanın istikameti dağılır; istikameti dağılanın iradesi esir olur.


Bir ümmeti esir almak için zincirlere her zaman ihtiyaç yoktur. Bazen görünmeyen bağlar, en ağır prangalardan daha tesirlidir. Bir toplumun elinden istikametini almak, onu dışarıdan kuşatmaktan daha sarsıcıdır. Çünkü yönünü kaybeden, yürüdüğünü zanneder; fakat aslında savrulur. İşte bu yüzden, İslâm ümmetini zayıflatmanın en sinsi yolu, onun kıblesini unutturmakla başlar.

Kıble, sadece bedenlerin döndüğü bir istikamet değildir. O, kalbin yönü, aklın mihveri, hayatın merkezidir. İnsan neye yönelirse, zamanla ona benzer; neyi merkeze alırsa, onun etrafında şekillenir. Bir ümmet kıblesini kaybettiğinde, sadece namazdaki yönünü değil; düşüncesindeki dengeyi, ahlakındaki ölçüyü ve hayatındaki gayeyi de yitirir. Artık her rüzgâr onu başka bir tarafa sürükler. Müslümanların Kâbe’ye yönelmesi, ibadette birlik ve intizamı temsil eder. Bu, ümmet bilincini besleyen önemli bir unsurdur. 

Bugün de mesele sadece fizikî bir kıble meselesi değildir. Asıl soru şudur: Kalpler nereye dönük? Hayatlar neyin etrafında şekilleniyor? Eğer bir ümmetin kalbi başka merkezlere bağlanmışsa, yüzünü hangi yöne çevirirse çevirsin, hakiki anlamda kıblesizleşmiş demektir.

Bu yüzden diriliş de yine aynı yerden başlar: yönü hatırlamakla. Kıblesini bulan bir ümmet, kendini bulur; kendini bulan ise neye karşı duracağını, neye yöneleceğini bilir. Ve o zaman esaret zincirleri, henüz takılmadan kırılır.

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23