İslâm coğrafyasını istilâ etmeye gelen müstevlilerin yardımcıları (2)
İslâm coğrafyasını istilâ etmeye gelen müstevlilerin yardımcıları (2)
MUSTAFA ÇELİK
Müslümanların başına geçecek kimse, zulme karşı açık bir tavır koyabilmeli, haksızlık karşısında susmamalıdır. Zira zulme rıza göstermek, çoğu zaman zulmün kendisine ortak olmak anlamına gelir. Mazlumların kanı akarken susan bir yönetim anlayışı, ümmete güven ve adalet veremez.
Bu sebeple Müslüman toplumların idarecilerinde aranan en önemli vasıflardan biri; zalim karşısında dik durmak, mazlumun hakkını savunmak ve adaleti korumaktır. Çünkü adaletin olmadığı yerde idare değil, sadece güç ve korku hüküm sürer.
Bize idareci olacak kimseler, sadece makam ve unvan sahibi olmakla yetinmemelidir. Onlar, aynı zamanda ümmetin ve milletin güvenliğini, izzetini ve istikbalini korumayı göze alabilen cesur insanlar olmalıdır. Çünkü idarecilik, rahat bir koltuk değil; gerektiğinde ağır bir yükü omuzlama sorumluluğudur.
Bir toplumun başına geçecek kimseler, istilacı ve işgalci terör örgütleriyle mücadele etmeyi göze almalıdır. Zira zulme ve teröre karşı sessiz kalan bir yönetim, aslında mazlumların feryadına sırtını dönmüş demektir. İdareci dediğimiz kişi, sadece düzen kuran değil; aynı zamanda haksızlık karşısında tavır alan, milletini tehdit eden unsurlara karşı açık bir duruş sergileyen kimsedir.
Terör örgütlerine karşı düşmanlığını açıkça ilan edemeyen, zalimin karşısında safını belirleyemeyen kimseler idarecilik vasfına sahip değildir. Çünkü liderlik, belirsizlik ve korkaklıkla değil; adalet, cesaret ve kararlılıkla ayakta durur. Mazlumun yanında, zalimin karşısında olmayı göze alamayan birinin yönetimi, toplum için güven değil, yeni sorunlar doğurur.
Bu sebeple gerçek idareci; hak ile batılın, adalet ile zulmün ayrıldığı yerde tarafını belli eden, milletinin izzetini korumayı her şeyden üstün tutan kişidir. Böyle bir irade olmadıkça, idare makamı sadece bir isimden ibaret kalır; fakat güçlü bir irade olduğunda o makam, toplumun huzur ve güveninin teminatı hâline gelir.
Bugün İslam dünyasının en acı gerçeklerinden biri, bazı yöneticilerin zalimlerin karşısında sergilediği utanç verici sessizliktir. Amerika ve İsrail’in yıllardır sürdürdüğü işgal, kuşatma ve katliam politikaları ortadayken; birçok Müslüman ülkesinin idarecileri ya susmakta ya da diplomasi adı altında bu zulme göz yummaktadır. Bu manzara, tarihin en trajik psikolojik durumlarından birini hatırlatmaktadır: celladına hayranlık duyan insanın trajedisi.
Amerika İsrail’in işgal ve istilaları karşısında halkı Müslüman ülkelerin idarecileri celladına âşık olan kişi ve kimselere benziyorlar. Celladına âşık olan kişi ve kimselerden Müslümanlara idareci olmaz.
Celladına hayran olan bir insan, hürriyetini kaybetmiş demektir. Onun aklı da iradesi de artık kendisine ait değildir. Zalimden korkmak başka bir şeydir; zalime hayranlık duymak ise bambaşka bir zillet halidir. Ne yazık ki bugün İslam coğrafyasının bir kısmında görülen durum tam da budur. Halkların kalbi mazlumlardan yana atarken, bazı yöneticilerin yüzü hâlâ güç merkezlerine dönüktür.
Oysa tarih bize açık bir hakikati öğretmiştir: Zalimlerin sofrasında yer arayanlardan ümmete önder çıkmaz. İzzet, mazlumların yanında durmakla kazanılır; zalimin gölgesinde beklemekle değil. Bir yöneticinin ölçüsü, güçlülerin yanında durması değil, haklının yanında durabilmesidir.
Bu sebeple celladına hayranlık duyan zihniyetlerden Müslümanlara gerçek anlamda idareci çıkmaz. Çünkü izzetini başkasının kapısında arayan bir idarecinin, ümmetine verebileceği tek şey suskunluk ve teslimiyettir.
Ümmetin yeniden ayağa kalkması ise ancak izzetini hatırlamasıyla mümkündür. Zira bir toplumun kaderini, zalimlerin korkusu değil; hakikatin cesareti değiştirir. Müslümanların ihtiyacı olan yöneticiler, güç sahiplerinin gölgesinde yaşayanlar değil; adaletin ve hakikatin yanında dimdik duranlardır.
İslâm coğrafyasında yaşanan zulüm ve katliamlar karşısında idarecilerin tavrı, tarih boyunca çok tartışılmış bir meseledir. İslâm düşüncesinde zulme rıza göstermek, çoğu âlim tarafından zulme ortak olmak olarak değerlendirilmiştir. Bu husustaki icmaya göre, gücü ve imkânı olduğu hâlde zalime engel olmayan veya en azından açık bir tavır ortaya koymayan kimse, dolaylı biçimde o zulmün sürmesine zemin hazırlamış olur.
İslâm coğrafyasını istilâ etmeye çalışan katliamcılara karşı sessiz ve tepkisiz kalan, seyirci konumunda duran idareciler; sadece bir ihmal içinde değil, aynı zamanda zalimlerin işini kolaylaştıran bir tutum içindedirler. Zira zulüm karşısında suskunluk, çoğu zaman zalimin cesaretini artırır. Bu sebeple tarih ve vicdan, mazlumların feryadı yükselirken sessiz kalan yöneticileri, katliamcıların dolaylı ortakları olarak görür ve kayıt eder.
İslâm topraklarında gerçekleşen istilâ ve işgaller esnasında hain idarecilerin varlığı hissedilip tespit edilir. Müstevliler karşısında sessizliği ve tepkisizliği tercih eden idareciler hep hainlerden sayılırlar.