Sezai Karakoç’un Karabekir Paşa ile tanıştığını biliyor muydunuz?
Sezai Karakoç’un Karabekir Paşa ile tanıştığını biliyor muydunuz?
Mustafa Armağan
Hatırat okumak yaşamadığınız bir hayatı yaşayanın bakış açısından dinlemek gibidir. Elbette tek yanlıdır ve sübjektiftir hatıratlar ve bu yüzden daraları alınarak okunmalıdır ama… Aması var.
Hiçbir hatırat gerçeğin tamamını söylemez bize ama hiçbir hatırat da gerçeği –kastı bu olsa dahi- yüzde yüz tersine çeviremez. Bu yüzden tarih ilmi açısından son derece zengin bir kaynak demeti olsa da hatıratların tamamı inanılır olmadığı gibi tamamı da uydurma diye bir kenara atılamaz (Dr. Rıza Nur’un Hayat ve Hatıratım’ı dahil).
Bu bakımdan hatıratların tarihçiler tarafından kontrollü kullanılması şarttır. Başka anlatılarla ve mümkünse yazılı belgelerle kıyaslayarak kontrol etmeden hatıratları tartışmasız birer belge olarak kullanmak hatalara düşürebilir tarihçiyi.
Yine de hatıratlardaki bazı kısımların başka kaynaklarla doğrulanması mümkün olmaz. Anlatıcının tek başına yaşadığı ve hissettiği olaylar nev-i şahsına münhasır bulunduğu için biricik kalır. Bunları aktarırken de ‘böyle oldu’ diye değil, ‘filanca kaynakta geçtiği şekliyle aktarıyorum’ diyerek okuru uyarmak gerekir.
Ben de bu yazıda şair ve yazar Sezai Karakoç’un Hatıralar’ının ilk cildinden ilgimi çeken kısımları nakletmek istiyorum.
1933 yılında Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde doğan ortaokul talebesi Sezai Karakoç Maraş’ı ilk olarak akarsuyundan tasvir etmeye başlar:
“Maraş, o günler, Ahır Dağı’nın yamacına yaslanmış büyükçe bir dağ kasabası görünümündeydi. Tam ortasından akan, derin yataklı bir dere, ismi gibi birçok kanlı olaylara sahne olmuştu geçmişte. “Kanlı Dere”nin iki yakasında bir vakitler bayağı savaşlar olduğu rivayet ediliyordu. Dereye kanlar içinde başlar yuvarlandığı için onun bu ismi aldığı eklenirdi söylenenlere. Beyler ya da derebeyleri arasındaki kavgaların kızıla boyanan şahidi imiş Kanlı Dere.”(Hatıralar I, Diriliş: 2023, s. 166.)
2. Dünya Savaşı’nın bitmesiyle birlikte basındaki Yahudi algısında önemli bir değişme olduğuna dikkat çeker yazar. “Karikatür dergilerinde önceleri bol miktarda Yahudi fıkraları varken, zaman içinde bunlar yavaşça Hitler fıkralarına dönüşmüştü” diye hatırlar (s. 170-171).
12 Şubat Maraş’ın kurtuluş günüdür ama Sezai beyin orta mektepte okuduğu 2. Dünya Savaşı yıllarında daha renkli bir şekilde kutlanırmış. Her mahalleden kendilerine mahsus kıyafetleriyle gençler toplanıp meydandaki yerlerini alır, işaret verilir verilmez kendine güvenenler kaleye doğru tırmanmaya başlar, yarışı önde bitirenler Fransız bayrağını indirip ‘kutlu bayrağımızı’ direğe çekermiş. “Hangi mahalle(nin mensupları), bayrağı kaledeki yerine çekmişse, o yılın şampiyonu o mahalle olur”muş.
Kurtuluş bayramının temsilî ve resmî bir tören hüviyetine bürünmeden önce canlı bir gelenek halinde kutlandığına dair bu değerli hatırayı not edip devam edelim okumaya.
Meğer İstiklal Savaşımızın Şark cephesi kumandanı Kâzım Karabekir Paşa ile de karşılaşmış Sezai Karakoç, hem de Maraş’ta, hem de Maraş Ortaokulu’nda.
Kendisi net bir tarih vermiyor ama Paşa Ağustos 1946’de TBMM başkanı olup Ocak 1948’de vefat ettiğine göre geriye 1947 Şubat’ından başka bir ihtimal kalmıyor. O zaman 12 Şubat 1947 olarak tespit ettiğimiz gündeki vukuata Üstadla beraber âgâh olalım:
Karabekir Paşa Maraş’ta
“Bir 12 Şubat törenine de Kâzım Karabekir geldi. O zaman T(ürkiye) B(üyük) Millet Meclisi başkanıydı. Törende, belediye binasının balkonundan görevlilerle göründüğünde çok az alkışlandı. Halkın bu davranışı, çok sevdikleri Kâzım Karabekir’in Millet Meclisi başkanlığını kabul etmesinden ileri geliyordu. İsmet Paşa, Fevzi Çakmak’ı emekli etmişti (1944). Demokrat Parti yeni kurulmuştu (1946). Kâzım Karabekir’i muhalefete kaptırmamak için onu milletvekili, daha sonra meclis reisi yaptırmıştı İsmet İnönü. Oysa, belki yirmi yıl(1) göz hapsinde kalmıştı Kâzım Karabekir. Bu göz hapsi kalkıyor ve birden Meclis başkanı oluyordu.(2) İsmet Paşa, her halde en çok ondan çekiniyordu. Kâzım Karabekir’in bu teklifi kabul etmesini halk tasvip etmemişti. Bunu o gün çok net şekilde gördük. Kâzım Karabekir, balkondan görününce, meydandaki birkaç memurdan başka kimse alkışlamadı.” (s. 173)
Öyle anlaşılıyor ki Maraş halkı çok sevdiği halde CHP’ye geçtiği için Karabekir Paşa’ya küskündür.
Bu ilginç gözlemden sonra daha çarpıcı bir detaya yer verir Sezai Karakoç ve Karabekir Paşa’nın okulda verilecek müsamerede bir öğrenci grubuna güftesi ve bestesi kendisine ait olan Türk Yılmaz adlı marşı öğretme çabasını olanca ayrıntısıyla anlatır:
“Marşı söylemek için yirmi öğrenci seçmişlerdi. Müzikte parlak bir durumum ve iddiam olmamakla birlikte nedense beni de koroya seçmişlerdi. Prova için Halkevine gittik. Bir müzik hocası bize marşı öğretiyordu. Kâzım Karabekir Paşa geldi o sıra. “Çocuklara ben öğreteceğim.” dedi, marşı. “Paşam, siz zahmet etmeyin, yorulmayın.” dedilerse de dinlemedi. Bize heyecanla marşı öğretmeye başladı. Sıhhatli görünüyordu. Bir süre sonra terledi, yoruldu. Bir kahve getirdiler, ara verildi. Halkevi salonunun ortasında, Paşa kahvesini içiyordu. Ben de yakınında duruyordum.”
Tam kahvesini içerken içeriye biri girer ve Kâzım Paşa’ya Köy Enstitülerinden şikâyette bulunur. Paşa cevaben kendisine de bu tür şikâyetler geldiğini, bunları Cumhurbaşkanı İnönü’ye aktardığını ve enstitülerde Komünizm propagandasından haberdar olduğunu yanına gelen kişiye “Haklısınız” diyerek belirtmiştir.
14 yaşındaki Sezai Karakoç, Paşa’nın dinlendikten sonra marşı kendilerine tekrar öğretmeye çalıştığını kaydeder.
Kâzım Karabekir ertesi gün sınıflarına da girecektir. Öğretmen sorularına hakkıyla cevap vereceğine güvendiği Sezai Karakoç’u ayağa kaldırıp sorular sorar. Küçük Sezai de “kıstas” kelimesini anlamaması dışında soruların hepsini cevaplandırır ve “Sonra, Paşa memnuniyetini belli etti. Biraz da kendisi konuştu. Başkalarını kaldırarak Fransızca sorular sordu” diyerek devam eder.
Sonuç olarak Sezai Karakoç’ta kalan Karabekir Paşa hakkındaki intiba şunlardır:
“Karabekir Paşa, bende, temiz yürekli, vakarlı, yurtsever bir insan etkisi bırakmıştı. Ancak fazla bir derinlik ifadesi bulamamıştım.” (s. 175)
(1) Gerçekte Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası milletvekilliğinden ayrılıp İzmir İstiklal Mahkemesi’nde yargılandığı 1926 yılından Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından CHP milletvekili yapıldığı 1939 yılına kadar geçen süre 13 yıldır.
(2) Halbuki Kâzım Karabekir 1939 yılında CHP milletvekili yapılmıştı. Yani “aniden” vuku bulan sürpriz bir hadise değildi TBMM Reisliği. 7 yıllık CHP milletvekilliğinin ardından gelen siyasî bir terfi ödülüydü. Ama burada görüldüğü gibi bu, halkın nezdinde Karabekir Paşa’ya duyulan hayal kırıklığıyla sonuçlanacaktı.