Sykes–Picot’tan BOP’a: Ortadoğu’da bitmeyen oyun
Sykes–Picot’tan BOP’a: Ortadoğu’da bitmeyen oyun
MEHMET KOÇAK
Ortadoğu’nun kaderi, yüzyılı aşkın süredir dış müdahalelerin ve büyük güç hesaplarının gölgesinde şekillenmeye çalışılıyor. 1916’da Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarını paylaşmak amacıyla hazırlanan Sykes–Picot düzeni, aslında bölgenin bugüne kadar süren istikrarsızlığının da başlangıç noktası oldu. O gün Sykes–Picot ihanet planında Arapların bazı aşiret ve kabileleri kullanıldı. Cetvelle çizilen sınırlarla oluşturulan proje devletler, halkların gerçekliğiyle değil emperyal çıkarlarla belirlenmişti.
Aradan geçen yüzyılın ardından yöntemler değişmiş görünse de zihniyet hâlâ değişmedi ve ihanet planları farklı versiyonlarla sürdürülüyor.
Bugün o ihanet projesi olan Sykes–Picot’un yeni versiyonu ise (BOP) yani Büyük Orta Doğu Projesi’dir.
Bölgeyi yeniden şekillendirmek, enerji yollarını kontrol etmek ve Siyonist İsrail merkezli güvenlik mimarisini hakim kılma BOP’un temel ilkeleridir.
Afganistan’ın işgaliyle başlayan süreç, Irak’ın parçalanması, Arap Baharı’nın yaptığı kırılmalar ve Suriye’deki uzun iç savaşla bugün İran etrafında yaşanan gerilim ve savaş aynı stratejinin yeni halkalarıdır.
*
Tutmayan Hesap
ABD ve İsrail’in İran rejimini devirmek amacıyla başlattığı savaşta bir iç ayaklanma eşliğinde ağır askeri darbelerle kısa sürede sonuç alınacağı ve İran’ın askeri kapasitesinin hızla çökeceği düşünülüyordu.
Ancak İran halkı, ülkeye ‘emperyalist Siyonist’ saldırı ve müdahalelerine destek vermeyerek beklentilerini boşa çıkardı.
İran’ın beklenenden daha güçlü bir direniş göstermesi ve saldırılara karşı ciddi bir savunma kapasitesi ortaya koyması, ABD ve Siyonist İsrail’i farklı arayış ve strateji değişikliğine yönelmeye mecbur etti.
Bu yeni arayışlarda “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) adı altında yürütülen ihanet planlarında bu sefer Arap ülkeleri ve bazı Kürt örgütleri savaşa dahil edilme çabalarıdır.
Ancak, Anadolu’daki halk deyimiyle “Köprünün altından çok sular aktı” ve “eski çamlar bardak oldu” misali bu sefer oyun ve ihanet planları tutmadı.
Çünkü Orta Doğu’da uzun yıllardır vekâlet savaşlarının ve dış müdahalelerin bedelini ödeyen bölge halkları kazanandan çok kaybeden olacağı gerçeğinden hareketle ihanet savaşına taraf olmak istemiyor.
Türkiye’ye gelince durum daha farklı.
Türkiye faktörü bu denklemde hiç şüphesiz belirleyici bir güç ve kurulan tuzakların farkında.
Ankara’nın son yıllarda izlediği politika ise açık: Bölgesel savaşın büyümesine yol açacak hamlelere mesafeli durmak ve kendi güvenliğini doğrudan tehdit edecek senaryolara karşı sert tepki vermek. Bu nedenle Türkiye’yi provoke ederek, bölgesel bir cephe oluşturma ihtimali olmadığı gibi Türkiye, hem jeopolitik konumu hem de bölgedeki askeri ve siyasi kapasitesi nedeniyle İran’a karşı kullanılabilecek bir ülke de değildir.
Zira, Türkiye-İran savaşı aynı zamanda bir Sünni-Şii savaşına dönüşür ki, buna ne Türkiye ne de İran sebebiyet verir.
*
Yanlış planlar ve işlemeyen tuzaklar
Kendini herkese ve her yere hükmedecek güçte gören bir lider psikolojisiyle hareket eden Donald Trump, bugün İran bataklığının içinde nasıl bir çıkış yolu bulacağını hesaplıyor.
Güç gösterisiyle hızlı sonuç alacağını düşünen Trump ve yönetimi ile katil Netanyahu, sahadaki gerçeklerle yüzleşmek zorunda kaldı ve de kalacak.
Ayrıca, bölge ülkeleri ve farklı örgütsel yapıları sahada kullanmanın artık eskisi gibi sanıldığı kadar kolay olmayacağını da böylece görmüş oldular.
Kısacası, bölgeyi dışarıdan dizayn etme girişimleri çoğu zaman sahadaki gerçekliklere çarpıyor. Ortadoğu’nun çok katmanlı etnik, mezhepsel ve siyasi yapısı; basit askeri planlarla yönlendirilemeyecek kadar karmaşık. Bu nedenle büyük güçlerin hesapları ne olursa olsun, bölge ülkelerinin ve halklarının tercihleri nihai sonucu belirleyen en önemli faktör olmaya devam ediyor.
Ancak şartlar çok değişti, eski durum kalmadı. Bölgenin geleceği, dış güçlerin projeleriyle değil, Türkiye’nin de desteğiyle bölge ülkelerinin kendi iradeleriyle ve iş birliğiyle şekillenecek dönem başlıyor.