Geleceği belirsiz bir anlaşma ve cevap bekleyen sorular…
Geleceği belirsiz bir anlaşma ve cevap bekleyen sorular…
MEHMET KOÇAK
Amerika Birleşik Devletleri ile İran, savaşı sona erdirmeyi ve Hürmüz Boğazı’nı yeniden deniz trafiğine açmayı amaçlayan 14 maddelik bir mutabakat muhtırasını imzalanmış oldular.
Şimdi asıl soru şu: Bu anlaşma uygulanabilecek mi?
Çünkü anlaşmanın kendisi kadar, uygulanma süreci ve sonrasına ilişkin cevap bekleyen çok sayıda soru bulunuyor.
Anlaşmanın “ayrılmaz bir parçası” olan Lübnan’a yönelik Siyonist İsrail’in hava saldırıları ve güney bölgesindeki işgalin sürdürülüyor olması ve katil Netanyahu’nun Lübnan’daki işgale son vermeyeceklerini açıklaması, anlaşmayı sabote etmeye yönelik bir müdahaledir. Bu durum, daha atılan imzaların mürekkebi kurumadan anlaşmanın geleceğini tartışmalı kılıyor.
Bunun ilk işareti, İran’ın Cenevre’ye katılmama kararıdır.
Diğer taraftan, anlaşmanın hukuki ve siyasi geleceği de belirsizliğini koruyor. Nitekim Başkan Trump, daha önce Başkan Obama döneminde imzalanan nükleer anlaşmadan tek taraflı olarak çekilmişti. Bugün imzalanan bir anlaşmanın yarın aynı yöntemle feshedilmeyeceğinin hiçbir garantisi bulunmuyor. Dahası, Trump’ın kendisinin bile çeşitli gerekçeler öne sürerek anlaşmayı askıya alması veya yeniden müzakere konusu yapması ihtimal dışı değildir.
Bunun yanında, Trump sonrası göreve gelecek bir başka ABD başkanının mevcut anlaşmaya bağlı kalıp kalmayacağı da ayrı bir soru işareti olarak ortada duruyor. Washington’da değişen yönetimlerle birlikte dış politika önceliklerinin de değiştiği geçmiş tecrübelerle sabittir.
Sonuç olarak süreç son derece hassas, kırılgan ve çok sayıda risk barındırmaktadır.
*
Kim Kazandı, Kimler Kaybetti?
Bu anlaşmaya göre kimin kazanıp kimlerin kaybettiğini anlamak için sonuç olarak, askeri ve siyasi hedeflerin ne ölçüde gerçekleştiğine bakmak gerekir.
Savaşa dönüşen saldırılar başlatıldığında; Tel Aviv ve Washington yönetimi, İran’ın nükleer programını durdurmayı, füze kapasitesini etkisiz hale getirmeyi, bölgesel vekil güçleri bitirme ve rejimi devirmeyi temel gerekçeler olarak öne sürmüştü. Ancak, savaşın ardından hedefler ile sonuçlar arasındaki farkı ortaya çıkaran bir tablonun varlığı söz konusudur.
Çünkü İran’da rejim değişmedi. İran devleti dağılmadı. Tahran yönetimi teslim olmadı. İran’ın askerî ve füze kapasitesinin tamamen ortadan kaldırıldığına dair kesin ve doğrulanmış bir sonuç da ortaya çıkmadı. Aynı şekilde İran’ın nükleer programının geleceğine ilişkin tartışmaların da tamamen sona erdiğini söylemek de mümkün görünmüyor.
Bu gerçekler nazari dikkate alındığında gerçek şudur:
Eğer ortaya çıkan anlaşma metnine aynı şekilde sadık kalınırsa, bu anlaşma Siyonist İsrail’in hezimete uğradığı ve ABD’nin de kaybettiğinin tescilidir. Zira, ABD ve Siyonist İsrail, İran savaşında umduğunu bulamadığı açık ve net ortadadır.
Diğer bir ifadeyle, Başkan Trump, katil Netanyahu’nun oyununa gelerek İran ile gereksiz bir savaşa girmenin ağır bedelini ödüyor.
İran ise büyük kayıplarına rağmen kazanan taraftır. Nitekim, süreç içinde İran askeri acıdan beklenmedik bir direniş ortaya koyduğu gibi siyasal bir direnç gösterdi.
Hiç şüphesiz bazı tavizler vermekle birlikte sonuçta İran, bu anlaşmayla önemli kazanımlar elde etmiş görünüyor.
İmzalar atılmış ve 107 günlük kriz şimdilik son bulmuş oldu, ancak kriz hala devam ediyor.
Katil Netanyahu, anlaşmayı tanımamakta ısrarlı ve savaşı sürdürmekte kararlı. Turmp ise güvenilir değil.
Şimdilik İran için yapılabilecek en doğru şey, bundan sonraki tavır ve davranışlarını dikkatle takip etmek ve temkinli olmaktır.