Ahmet Turan Alkan’ın ardından
Ahmet Turan Alkan’ın ardından
LATİF ERDOĞAN
Vefatını geç öğrendim. Hem vefatı hem de gecikmeli öğrenme beni fevkalade üzdü, mahzun etti.
Onunla Sivas’ta tanışmıştık. Evinde ziyaretine gitmiş saatlerce sohbet etmiştik.
İlk defa, ilk tanıştığım insana bu kadar açılmıştım. Güven telkin eden bir duruşu vardı. Yazılarını zaten okurdum. Zihnimde Beşinci Şehir kitabıyla adeta özdeşleşmişti. Sivas’ı bu kitapla ikinci bir defa daha keşfetmiştim. A. Hamdi Tanpınar’ın Dört Şehir kitabı bir bakıma onunla tamamlanmıştı. Tanpınar’a olan sempatim, aynen ona da yansımıştı.
Sivas’ı çok sevdiğini biliyordum.
Ama onun İstanbul’a gelmesini de gönülden istiyordum. İstanbul bizim kültür merkezimizdi. Onun düşünce ve fikirlerinin merkezden muhite yayılması kültür hayatımız adına çok önemli bir kazanç olurdu.
Evindeki sohbette, Zaman Gazetesinde yazmaya başlamasıyla yeni tanıştığı cemaatin yanlışlarını, bu yanlışların cemaati sürüklediği tehlikeleri bir bir anlattım. Harici fikirlere açık hale gelmiş bulunan cemaatin kendisi gibi düşünce istikameti bulunan kişilere çok ihtiyaçlarının olduğunu ve bu sebeple söz konusu yanlışların düzeltilmesinde kendisinden çok istifade edilebileceğini izah ettim. Özellikle art niyetli kişilerin cemaati nasıl kuşatma altına aldıklarını, cemaati anti devlet bir noktaya sürüklediğini bunun da bir gün devletle karşı karşıya gelmek olacağını dillendirdim.
Söz arasında, “Geçenlerde teyzem vefat etti. Teyzem benim annem gibiydi. Hocaefendi beni ta Amerika’dan aradı. Taziyelerini bildirdi, teselli etti, gönlümü fethetti” dedi.
İçim cız etti. Anladım ki insani yönüyle mağlup düşmüştü. O bu taziye aramasını insani boyutta değerlendirmişti; elbette o sıralarda bunun taktiksel ve araçsal bir arayış olduğunu bilemezdi. Muhtemelen benim anladıklarımı da cemaat içi bir çekişmeden kaynaklanan şikayetler olarak değerlendirmişti.
İbrahim Canan Hoca’nın (2009) cenaze namazı münasebetiyle geldiğim İlahiyat Camiinin avlusunda kendisiyle karşılaşmış ayaküstü sohbet etmiştik. Yoğun bir kalabalık vardı. Sonunda, “gel bir yer bulup oturalım, yoksa cenaze namazı kılalım derken, Cumadan olacağız” diyerek sohbetimizi espri ile sonlandırmıştık. Ertesi gün bu cenaze namazı ile ilgili enfes bir de yazı yazmıştı.
FETÖ olayları patlak verince, zaten sadece kurumsal olan ilişkisini keser diye düşünmüştüm; fakat olmadı. Yanlış tercihte bulundu. Belli ki yine insani yanına mağlup düşmüştü. Samimi sandığı kişileri zor zamanlarında yalnız bırakıp gitmeyi içine sindirememişti. Halbuki onlar onu çoktan satmış her biri hazineleriyle birlikte yurt dışına kaçmıştı.
Tutuklandığını duyunca da çok üzüldüm. Hatta katıldığım bazı televizyon programında açıkça onun FETÖ’cü olmadığını ve olamayacağını söyledim. Evet o hiçbir zaman örgütsel bağlamda FETÖ’cü olmadı. Zaten olamazdı. Çünkü ufku açık aydın bir insandı. Örgütün dar mahpesi onu barındıramazdı.
Sivas’a gittiğim bir gün orada tanıdığım bazı ileri gelen işadamlarıyla görüşmüş, bir heyetle ilgili makamlarla hatta gerekirse Cumhurbaşkanımızla görüşmelerini, tahliyesi için çalışmalarını, eğer davet edilirsem ben de aynı heyette bulunabileceğimi söylemiştim. Bu görüşmeden kısa bir müddet sonra tahliye edilince böylesi bir teşebbüse ihtiyaç kalmadı.
Yaradılıştan nezih ve temiz insan başkaca uyarıcı olmasa da sonunda hakikati görür, bulur. Nitekim o da hakikati görmüş, FETÖ tarafından aldatıldığını deklare ederek, muhalefet ettiklerinden helallik istemişti. O yazısını okuyunca dünyalar benim olmuştu.
Bursa’ya yerleştiğini duydum. Onun için de ayrıca sevindim. Tanpınar’ın deyimiyle Ruhaniyatlı şehir Bursa’da Sivas sevdasını da teskin edebilir, diye düşündüm.
Ahmet Turan Alkan çok yönlü iyi bir insandı. Keşke kendisinden daha fazla istifade edebilseydik. Öyle velut bir kalem FETÖ gölgesinde beyhude zayi olmasaydı.
O, rahmetli oğlum Metin’in çok sevdiği Ahmet Turan amcasıydı. Sivas’a geldiğimizde mutlaka ziyaret eder, diğer zamanlarda özellikle önemli günlerde yer yer telefonlaşırlardı. Ahmet Turan Amcası da ona aynı sevgi ve muhabbetle mukabelede bulunurdu.
Bazen kesret, bazen vahdet hali insan için en hayırlı haldir. Bazen halveti bazen celveti oluruz. Belki de son dönemde yaşadığı gönüllü inziva onun için halvet haliydi. Sivas’a geri dönseydi, sevenlerinin ziyaret akınına uğrar, halvete fırsat bulamazdı.
Belki de gurbette kalıp “Gariplere müjdeler olsun” muştusuna nail olmak istemişti. Ya da Yunus’un “Bir garip ölmüş diyeler/ Üç günden sonra duyalar/ Soğuk su ile yuyalar/ Şöyle garip bencileyin” dizeleriyle iz sürüp son menzile öyle varmayı arzulamıştı.
Kendisine Allah’tan gani gani rahmet, yakınlarına ve başta edebiyat camiamız olmak üzere bütün sevenlerine baş sağlığı diliyorum. Mekanı cennet, makamı ali olsun. Rabbim sevdikleriyle ötede buluştursun. Nur içinde yatsın.