Minik afacanlardan cevabı zor sorular
Minik afacanlardan cevabı zor sorular
İDRİS GÜNAYDIN
Hayatımda bazı zor sorularla karşılaştım. Bunlar maalesef yaşı iki veya üç olan çocuklardan geldi. Ben de şaşırdım çevremdekiler de…
Ankara’da öğretmendim. Büyük kızım henüz üç yaşında. Annesi kendisine Allah’ı anlatıyor. Diyor ki “Kızım bizi Allah yarattı. Allah birdir…” Kızım soruyor: “Allah nerede anne?” O da cevap veriyor: “Allah kalbimizde”.. Bu sefer o zor soru geliyor: “Anne Allah bir, benim kalbimde, Pınar’ın kalbinde, Özlem’in kalbinde, Allah bir!” Bu saydıkları onun yaşında arkadaşları. Annesi benim gelmemi beklemiş. Eve girince “Kızım babana sor o sorunu. Ben tıkandım” şeklinde cevap verdi.
1995 yılında oğlum dünyaya geldiğinde o zamanlar henüz iki yaşında olan ikinci kızım geceleyin bizimle yatmaya başladı. Fakat çocuk her şeyi merak ediyor ve soruyor. Ben ise uyuyacağım. Sabah okula gideceğim. Susturmaya çalışıyorum, asla mümkün değil. Sonunda şöyle bir çare düşündüm. Ona Yunan Filozoflarından söz edeyim. Nasıl olsa ilgisi dışında bir konu. Anlatılanları anlamaz, dimağı-idraki yorulur uyur. Yunan Filozoflarının hepsini anlattım. Bir senaryo uydurdum ve ilk çağ, ortaçağ, yeni çağ filozoflarını anlattım. Bi ara sustu. Tamam dedim, uyudu. Yunan Filozofları tükenince İslam Filozoflarına geçtim; Edip Ahmet Yükneki ile başladım. “Baba Ahmet mi, Ahmet mi?” diye cevap verdi. Meğer uyumamış. Tanıdık bir ismi bekliyormuş.
Eski Türkiye’de sık sık devlet hastanesi bizi Trabzon Farabi Hastanesine sevk ederdi. Aksu Devlet Hastanesi yapılınca ondan kurtulduk. Trabzon’a giderdik ama bir günde işimizi bitirmemiz icap ederdi. Yoksa Trabzon’da kalmak zorundaydık. Böyle bir Trabzon maceramızda, Trabzon Arsin’de, beyi polis memuru olan teyzeme misafir olduk. Onun da iki yaşlarında daha yürümeyi yeni öğrenmiş bir kızı var. İkindi namazı için abdest aldık ve kıbleyi sorduk. Annesinden önce o çocuk geldi ve seccadeyi düzeltmeye başladı. Bir yandan da bize dönüp, “Elinizi yüzünüzü yıkadınız mı?” diye sordu. Bu soru o yaştaki çocuk için büyük bir soru idi.
Bir arkadaşımın iki yaşındaki kızı bir gün annesine şu soruyu soruyor. Annesi kendisine, oruç tuttuğumuzu, sen de oruç tut, tekne orucu olsun. Acıktığında bozarsın diye anlatıyor. Çocuk soruyor: Anne oruç nasıl tutulur? Annesi de anlatıyor; yemezsin, içmezsin oruç olur… Çocuk bu sefer o zor soruyu soruyor:” Anne! Biz balığı tutuyoruz ama bir iple … Odunu tutuyoruz ama elimizle… Demiri tutuyoruz ama onun bir aleti var! Peki orucu ne ile tutuyoruz?”
Anne cevap veremeyince tıkanıyor.
Teyzelerimden biri bir tarihler incir ağacından düştü. Onun için bizim yörede incir ağacına çok dikkat edilir. Çünkü gevrektir, dalına güvenilmez… Teyzem Samsun Fakülte Hastanesinde tedaviye alındı. Ziyaretine gittik. Ziyaretten sonra da Samsun’da evli kızının evine gidip öğle namazı kıldık, yemek yedik. Eve girdiğimizde tabii ki ev halkı karşıladı, buyur etti. Lakin bir köşede, oyuncaklarıyla oynayan ev sahibinin minik kızı hiç oralı olmadı. Yanına yaklaşıp sevmek istedim, iltifat etmedi. O kendi dünyasında oynamaya devam etti. Nihayet ziyaret saatimiz bitip ayrılacağımızda herkesle vedalaştık. O kız yine kendi dünyasında. Bu sefer bir fırsattır, belki ikna ederim düşüncesiyle yanına yaklaşıp, “Hadi gidiyoruz. Herkesle vedalaştık, senle de vedalaşalım” dedim. Bana başını kaldırıp, biraz da yüksek sesle; “Ben adam mıyım?” diye sordu. Bu o kadar akıl dolu bir soru ki; biraz açayım. Samsun ve Çarşamba havalisinde kadına adam demezler. Kadın derler. Adam erkektir. Mesela evde adam var mı diye sorsanız erkek yoksa “yok” derler. Halbuki kadınlar evdedir.
O çocuk “Ben adam mıyım?” diyerek aslında ben erkek miyim diyor.
Çocukların çocukça soruları büyük zihinleri meşgul eder. Onun için küçük çocukların yanında asla sövme, küfür gibi lakırdı etmemek gerekir.
Bir de toplumda “down sendromlu” denilen şahıslar vardır. Onları elli yıl önce “deli” diye tanımlarlardı. Çok şükür o tabir değişti. Onların içlerinde öyle dikkatli, olanlar var ki; şaşarsınız.
Üniversite öğrencisiyim. Galiba yıl 1978… MTTB Samsun Şubesi eğitim ve kültür başkanıyım. Yazar Hüsnü Aktaş’ın “Şeytanın Düzeni” adlı piyesi bir grup arkadaşımız tarafından sahnelendi. Piyesin oynandığı salonda sunuculuğu da acizane ben yaptım. Piyesin sonunda oyuncuları takdim ediyorum. Bana göre takdim işi bitti. Salondan anlayamadığım bir ses geliyor “Olcay Nerede?” diye. Sesi de anlayamıyorum. Milli Selamet, Akıncılar, MTTB camialararına her gün uğrayan, çok zeki lakin down’lu tabir edeceğimiz bir genç var; o bağırıyor. Bir salon dolusu insan fark edememiş, o fark etmiş; Olcay adlı oyuncuyu takdim etmemişim. Hatırlattılar takdim ettik.
Bir tanıdığımın bir kızı var. Evlenmedi. Down’lu… Bir yerde çalışıyor ama evi o yönetiyor. Toplum down sendromlu çocuklarımızı daha yakinen tanımalı onlara daha sıcak ihtimam göstermeli. Vesselam.