Bir sürü kakavan
Bir sürü kakavan
HÜSEYİN ÖZTÜRK
Önce başlıktaki “Kakavan” sözcüğünün manasını açıklayalım.
Rahmetli D. Mehmet Doğan, yüz bin kelimeyi aşan “Büyük Türkçe Sözlüğünde” şöyle izah eder:
“Kakavan; kendini beğenmiş, ahmak, budala, avanak; anlayışı kıt, sevimsiz şahıs”. Bir de “Kakavanlaşmak” kelimesini derç eder:
“Kakavan niteliği kazanmak, budalalaşmak, sevimsizleşmek”. “Kakavanlık” kelimesine de açıklık getirir: “Budalalık, kendini beğenmişlik, anlayışsızlık”.
Evet, sizce bir sürü kakavan nerelerde ve nasıl hallerde, memleketin başına musibet olmakta ve kişisel menfaatleri uğruna bulundukları her yerde güç sahibi olmak için akla hayale gelmedik şeytani oyunlar çevirerek, milleti de ülkeyi de yormaktadırlar?
Esas bir de bunların “kakavanları”, “kakavanlaşanları”, “kakavanlık yapanları” var. Gazetelerde, televizyonlarda, sosyal medyanın çeşitli dallarında, oturdukları yerden kakavanlık edip durmaktadırlar.
Böylelerini iyi izlerseniz; “ekmek elden su gölden”, veya “bir elleri yağda bir elleri balda” olanlardır. Dünya yansa bir minderlik yerleri olmayan, yangına su yerine ateş harlayan kimselerdir.
Bunları tanımak zor değildir. Neredeyse 24 saat televizyonlarda, sosyal medyada, siyasette, sanat kamuflajı altında neyin sanatçı oldukları belli olmayan sosyal medya kakavanlarını takip edenler bilirler.
Devletimizin ve milletimizin geleceğine dair bir tek düşünceleri, fikirleri yoktur. Hatta devlet ve millet bütünlüğünden yana olanlara düşmanlıkları öyle azgındır ki; küfür, hakaret ve şiddete başvurmaktadırlar.
İşin daha da vahimi, ülkemize ve milletimize karşı karanlık duruşlarından asla taviz vermeyen, memleket ve millet kucaklaşmasına karşı nice kakavanları savunan, destekleyen, onların sözcülüğünü yapan sözde aydın yaftalı kakavanlar da malumdur.
•
Cemil Meriç, fikir namusuna sahip bir münevver olmanın yürek istediği dönemlerde hakikati haykıran bir fikir işçisi, bu ülkenin mütefekkiri olmayı tercih edenlerdendir.
Dün merhum Cemil Meriç’i rahmetle andık ama yetmedi. Cemil Meriç; “Bu Ülke”, “Umrandan Uygarlığa” ve “Kültürden İrfana” kitaplarında böyleleri şöyle anlatır:
“Düşünce adamı bir zümrenin emir kulu değildir. Hiçbir merkezden talimat almaz. Bir partiye bağlı olmayabilir. Ama tarihe ve kucağında yaşadığı topluma angajedir.
Yani vatandaş olarak vazifeleri vardır; belli savaşları kabul etmesi, belli tehlikeleri göze alması lazımdır. Bir devrin şuuru olmak zorundadır.
Başka bir vazifesi de bütün hakikatleri yoklamak, bütün yalanların maskesini yırtmak, kalabalığa doğruyu göstermek. Bazen yangın kulesindeki nöbetçi olacaktır, bazen engine açılan geminin kılavuzu.
Dünyanın bütün tımarhaneleri, bizim entelijansiyanın (aydınların, entelektüellerin) kafatası yanında birer akl-ı selim sahipleridir.
Fikir hürriyetlerini menfaatlerine dokunduğu anda ayaklar altına alan bu kimselerin hürriyetperverlikleri, kendilerini imtiyazlı bir zümre, adeta devlet içinde devlet saymalarının ifadesidir”.
•
Ezcümle de Cemil Bey’den gelsin:
“Saygıya layık insan, kendi kafası ile düşünen ve düşüncesini haykırmaktan çekinmeyendir. Ağaç köküyle yaşar, insan da öyle”.