Mizahın Maskesi Düşünceyi Kurtaramaz
Mizahın Maskesi Düşünceyi Kurtaramaz
HÜSEYİN DEMİR
Bir toplumun medeniyet seviyesi, yalnızca ürettiği teknolojiyle değil; inandığı değerlere gösterdiği saygıyla da ölçülür.
Bugün Türkiye’de tartışılan konu yalnızca bir stand-up gösterisi değildir. Asıl mesele, milyonlarca insanın kutsal kabul ettiği değerlere yönelik ifadelerin “mizah” veya “ifade özgürlüğü” başlığı altında değerlendirilmesidir.
Ebu CEHİL mesleği olan, Kur’an-ı Kerim’e, İslam dinine ve peygamberlere yönelik kamuoyunda hakaret olarak algılanan sözler, toplumun önemli bir kesiminde derin bir üzüntü ve kırgınlık oluşturmuştur. Elbette bu olayın hukuki boyutu bağımsız yargının görev alanındadır. Ancak olayın bir de toplumsal vicdanı ilgilendiren yönü vardır.
Demokratik toplumlarda ifade özgürlüğü temel bir haktır. Ancak hiçbir temel hak sınırsız değildir. Nasıl ki bir kişinin şeref ve haysiyetine hakaret “ifade özgürlüğü” kapsamında değerlendirilmiyorsa, toplumun ortak kutsallarını aşağılayan ifadelerin de aynı hassasiyetle ele alınması gerektiğini düşünen milyonlarca insan bulunmaktadır.
Dikkat çekici olan ise toplumdaki çifte standart tartışmalarıdır. Bazı çevreler, kendi benimsedikleri değerlere yönelik en küçük eleştiride dahi hukuk mekanizmasının işletilmesini isterken; konu dinî değerlere geldiğinde aynı hassasiyeti göstermemekte, bunu yalnızca “mizah” veya “eleştiri” olarak değerlendirmektedir. Oysa hukuk devleti, kişilere veya düşüncelere göre değil, eşitlik ilkesiyle işler.
Mizah, zekânın ve ince düşüncenin ürünüdür. Hakaret ise düşüncenin tükendiği yerde başlar. Gerçek mizah düşündürür, güldürür ve topluma katkı sağlar. İnsanların inançlarını aşağılamak ise ne sanata değer katar ne de düşünceye.
Bu topraklarda yüzyıllardır insanları bir arada tutan en önemli bağlardan biri ortak manevi değerlerdir. Din, ahlak, vicdan ve karşılıklı saygı; toplumsal barışın temel direkleridir. Bu değerlerin hedef alınması yalnızca dindar insanları değil, birlikte yaşama kültürünü de zedeler.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası herkesin din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına almaktadır. Aynı şekilde hukuk düzenimiz; nefret söylemine, hakarete ve kamu barışını bozabilecek fiillere karşı çeşitli koruma mekanizmaları öngörmektedir. Dolayısıyla mesele, ifade özgürlüğünü ortadan kaldırmak değil; özgürlük ile hakaret arasındaki sınırın hukuk içinde korunmasıdır.
Eleştiri başka, aşağılamak başkadır. Fikir üretmek başka, milyonlarca insanın kutsalına hakaret etmek başkadır. Demokratik toplumlar bu ayrımı yapabildikleri ölçüde hem özgürlüğü hem de toplumsal huzuru koruyabilir.
Bugün ihtiyaç duyulan şey öfkenin büyümesi değil; hukukun işlemesi, sağduyunun hâkim olması ve karşılıklı saygının güçlenmesidir. Kimsenin inancı nedeniyle aşağılanmadığı, kimsenin düşüncesinden dolayı baskı görmediği bir toplum, gerçek anlamda güçlü bir demokrasinin de temelidir.
Sadece Yargı Değil, Kurumsal Sorumluluk da Konuşmalıdır
Kamuoyunda geniş yankı uyandıran ve dinî değerlere yönelik hakaret iddiaları içeren olaylar karşısında, adli süreçlerin bağımsız biçimde yürütülmesi hukuk devletinin vazgeçilmez şartıdır. Bununla birlikte, toplumun ortak değerlerini ilgilendiren böylesi hassas konularda devlet kurumlarının da kendi görev ve sorumluluk alanları çerçevesinde kamuoyuna güven veren bir duruş ortaya koyması beklenir.
Bu kapsamda Diyanet İşleri Başkanlığının, dinî değerlere saygının toplumsal birlik açısından önemini vurgulayan bir değerlendirmede bulunması;
Kültür ve Turizm Bakanlığının, sanat ve ifade özgürlüğünün hakaret hakkı anlamına gelmediğini hatırlatan ilkeli bir yaklaşım ortaya koyması;
İçişleri Bakanlığının, kamu düzeni ve toplumsal huzurun korunmasına yönelik kararlılığı ifade etmesi;
Adalet Bakanlığının ise yargı bağımsızlığına gölge düşürmeden, hukuk devletinin din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına alan ilkelerinin titizlikle uygulanacağını kamuoyuyla paylaşması, toplumun önemli bir kesiminin meşru beklentileri arasında yer almaktadır.
Böyle açıklamalar, devam eden yargı süreçlerine müdahale anlamına gelmez. Aksine, devletin bütün vatandaşlarına eşit mesafede durduğunu, ortak değerlere saygıyı önemsediğini ve toplumsal huzurun korunmasını temel bir kamu görevi olarak gördüğünü göstermesi bakımından önem taşır.
Velhasılıkelam, mesele yalnızca bir gösteri veya bir kişi değildir. Asıl mesele; birlikte yaşama kültürümüzü ayakta tutan ortak değerlere saygıyı koruyabilmek, ifade özgürlüğü ile hakaret arasındaki sınırı hukuk devleti ilkeleri içinde doğru çizebilmektir. Çünkü bir toplum, farklı düşünceleri yaşatabildiği kadar; birbirinin inancına ve değerlerine saygı gösterebildiği ölçüde güçlüdür. Kalıcı olan gürültü değil; hukuk, adalet, saygı ve ortak vicdandır.
Selam ve dua ile.