Yurtta sulh, cihanda Papa, satıldık ey halkım!
Görülecek hesabı Allah yazmışsa, tanklar sınır çizemez.
Kimleri “dost” edineceğimizin haddini Allah yazmıştır, başka yazgıya lüzum yoktur.
İki Hristiyan birbirini “çan çalarak” öldürmüyor.. İki Musevi birbirini “kippa giyerek” öldürmüyor.. Ama iki Müslüman birbirini “tekbir” getirerek öldürüyor öyle mi? 1923’den beri hafızasına zil takılıp oynatılmış bir nesil yeni yeni uyandı ve bunları ancak görebiliyor.
Birisi Yahudi-Ermeni-ABD’li olabilir, Müslümansa kardeşiz! Arap hakkı-Kürt hakkı-Türk hakkı diye bir şey de yok. İnsan hakkı var, Müslümanın Müslüman üzerindeki hakkı var. Ay yıldızlı bayrak İslam Bayrağı’dır, Türkiye’nin bayrağıdır; herhangi bir ırkın değil! 90 yıl sonra hâlâ “Biz cumhuriyeti kuran partiyiz” demek bile siyasî ırkçılıktır!
Başörtü eyleminde bir kadın çocuğunu düşürünce “Ne işi vardı, gitsin evinde otursun”’ diyen zihniyet; erkek ile erkek, kadın ile kadın evlensin diye şimdi çıkmış meydanlarda höykürüyor! Onların yaptığı da inanç ırkçılığıdır. Bize kendi ırkçı yaşantılarını “demokrasi” diye giydirmeye kalkıyorlar.
Türkiye’de bütün darbeler “bu cennet vatan uğruna kendini feda edebilecek” insanlara karşı yapıldı. Çanakkale’de toprağa gömülen “İslami Ruh” uyanmaya başladıkça darbe yaptılar. Neyi, ne zaman, nerede konuşacağımızı tayin etmeye alışanlar artık bu eski alışkanlıktan vazgeçsin ve az öteye çekilsin.
Kimlerin “bu cennet vatan uğruna” feda “olmayacağını” 17 Aralık’ta, Gezi’de, Liseli kışkırtmasında, LGBT eylemlerinde gayet iyi gördük! Bazılarının çağdaş, hürriyetçi, anti-bilmem ne gözüktüğüne bakmayın. Savaş çıksa ülkeyi ilk bunlar terk eder, vatan derdine yine müminler düşer!
“Yurtta sulh” deyip “teknolojik suskunluk” yaşamak yerine “Yurtta mücadele, cihanda mücadele” diyerek en ileri teknoloji için çabalasak ne olur?
Yıllarca okullarda “halkımız okuma-yazma bilmiyordu” diye öğrettiler. Halkımız sadece Latin alfabesini bilmiyordu, Yunan gibi dans etmiyordu o kadar! “Cahil” diye diye toplumu bataklığa ittiler. 60’ta da 80’de de it’tiler! Bir gün “hicrî takvim” yeniden gündemimize girince Batı’yı çoktan aşmış olacağız.
Batı’nın bütün mücadelesi, dünya Müslümanlarının aynı Kâbe’ye Allah’ın emriyle döndüklerini unutturmak üzerine kurulu! Unutanlar IŞİD oluyor, PKK oluyor, PARALEL oluyor.
Benjamin Netanyahu’nun İbranice, Angela Merkel’in Almanca, David Cameron’un İngilizce söylediği sözleri ülkemizde birileri Türkçe söylüyor.
Halifelik kaldırılırken meclis bahçesinde “Ele konan sinek abdesti bozar mı?” diye tartışıyorlardı. O gün İsrail kuruldu! 10 çakal, bin aslanı boğmasın diye artık tartışacağımız konuları ileriki yüzyılı da düşünerek seçeceğiz. İngiltere ve İsrail benim otoritem değildir. Bizim için yegâne otorite, yerin ve göğün sahibi kimse O’dur! Zulm ile abad olanın ahiri berbat olur.
Türkiye’yi; Papa’nın elini öpenler değil, peygamberin ümmeti olduğunu unutmayanlar geleceğe taşıyabilir.
Demokrasi kavramını bizim üstümüzde nükleer bir silah gibi kullandılar. Kenan Evren mi demokrat, Ahmet Necdet Sezer mi? Mustafa Kemal mi demokrat, İnönü mü? Dördü de ülkemizde Cumhurbaşkanlığı yaptı, bu Batıcı’ların hangisi daha demokrat?
Cetvelle çizilen sınırların kalktığı, bombalarla mazlumların ölmediği, milletlerin kukla liderleri yıkarak kendi liderlerini seçtiği bir ümmet coğrafyası için “dünya lideri” olmak zorundayız ve bunu yaparken algı yöneticilerini elimizin tersiyle itmeliyiz.
“CUMHURBAŞKANI’NIN İFTAR DAVETİ
MAALESEF BENCE HOŞ OLMADI”
Sayın Cumhurbaşkanımız; iftar sofrasına “sanatçı” diye toplumun ahlakını bozduğunu düşündüğümüz bazı kişileri de çağırdı. Halkın başkanıdır, her kesimi çağırabilir ve siz siyaseten bunu hoş da görebilirsiniz, size bir şey diyemem; ancak ben siyasetçi değilim ve bu durum bir vatandaş olarak hiç hoşuma gitmedi. Bizim “Sanat Güneşi”miz Necip Fazıl’dır, Cahit Zarifoğlu’dur, Erdem Bayazıt ve niceleridir. Uydurulmuş ve pohpohlanmış Mega ve Süper Star’lar bizim kültürel kodlarımıza ait değil! Allah’ın çizdiği sınırları aşan şey’imsilere biz sanat demiyoruz. Allah’ı tanımayandan sanatçı olmaz, O’nu tanımayanı biz hiç tanımayız.







