Ya ‘halife’ gelecek ya çok öleceğiz!
Yapıştırın “şeriatçı yobaz” damgasını! Biliyoruz sizin için Abdulkadir Molla’nın şehadeti aracınızın 10 bin kilometre bakımından daha değerli değil! Hem urganı geçirdiniz bedenimize hem de özgürlük marşları çaldınız cesedimizi rujlu dudaklarınızla çiğnerken! Fişleyin iliklerinize kadar gömüldüğünüz paralarınızın, heykellerinizin, yüksek kulelerinizin, secdesiz alınlarınızın, mazlum kanına batmış ojeli tırnaklarınızın, üstünden battaniyesini aldığınız mülteci çocukların soğuktan matlaşmış gözbebeklerine dişlerinizin en azı’sını geçirerek fişleyin bizi! Kocaman ağzınızı büyük harflerle doldurarak bağırın, namusuyla dalga geçtiğiniz ümmetin alnından 3, sırtından 5, kafasından 2 kurşunla vurarak yere serdiğiniz şehidinin acısını göğsüne yaslandığınız “siyon’ist zebanilerin” kalemini elinize alarak şöyle yazın: “Bu adamlar tevhid istiyor, halife istiyor, 76 milyonluk tüm Türkiye vatandaşlarının ve milyarlarca Dünya Müslümanı’nın refahını istiyor! Öyleyse bunlar yobaz..” İşte siz bu kadar gaddar bir mizahın izanını kaybetmiş mizansenlerisiniz. Tümdengelim mantığıyla “toptancı” bir şekilde sattınız insanımızın hayallerini! Satılık hayal, paha biçilemez! Mantık derslerinizde Darwinist zekanızın ürünü olan eğreti kültür ihracatınızın bizi boğduğu yeter!
İslam Dünyası’na bir “baş” gerekir. İster şeriatçı, ister yobaz desinler. Müslüman baş’lar yağlı urganda sallanmasın, ümmet zelil ve yetim kalmasın diye halifemizi istiyoruz. İstemekle olmaz diyenler, öyleyse “ne ile” olacaksa buyrun bir irade ortaya konsun. Bu irade 3 Mart 1924’te ortaya konabilseydi İstiklal Mahkemeleri idam sehpası kurmaya cesaret edemezdi! İskilipli Atıf, Şalcı Bacı, Adnan Menderes göz göre göre katledilmezdi! Son kaybımız Abdulkadir Molla oldu. Ne kadar mesaj yazılsa da kimse Bangladeş muktedirlerine söz geçiremedi. Kaybettik, evinde huzurla oturan bizler esasında gururumuzu da onun ruhuyla beraber incittik. Âlimlerini kaybeden hep biziz, bunu boynu bükük seyreden hep biziz. Acı çeken biz isek bu acıyı dindirecek olan da yine biziz! BM, ABD, AB, NATO değil! Bizim maksadımız akan müslüman kanının durmasıdır, irtica(!) değil!
Halifelik kurumu ile Cumhuriyet rejimi zıt değil! Birisi yöneticilerin seçildiği sistem ki Cumhuriyet’e kendi liderlerimizi seçebildiğimiz için sahip çıkıyoruz. Burada elbette “Cumhuriyet’in kazanımları elden gidiyor” diyerek miting yapanların cuntacı ve statükocu Cumhuriyet’inden bahsetmiyoruz. Şeriat meselesine gelince, onu zaten biz elimizden geldiğince yaşıyoruz! Bize karışılmasın yeter. Bu açıdan Tevhid-i Tedrisat kanununun değiştirilmesi Türkiye’nin önünde büyük ufuklar açacaktır. Türkiye’nin belirli bir grubun, cemaatin, zümrenin, gücün eline geçmesinden yana değiliz. Türkiye’yi ancak milletimiz kimi seçtiyse onlar yönetir. Bu hangi parti olursa olsun değişmez. Neye layıksak öyle yönetilmeye yine kendimiz karar vermeliyiz. Türkiye, içinde bulunan tüm vatandaşları ile beraber “dünya lideri” olmalıdır. Gayr-i müslimlere ve değişik inanç sahiplerine herhangi bir baskı yapılması mümkün değildir, asla buna taraf da olmayız. Ümmetin birliği için halife veya kurumunun şart olduğunu düşünüyoruz. İslam aleminin parçalanmışlığı son bulmalıdır, bunun öncüsü de Türkiye olacaktır. “Ağabey” konumunda olmak şart değil, aynı hizada olalım!
Atatürk’ün büyük hataları oldu. Halifelik kurumunu etkisizleştirmek dönemin şartları ile açıklanamayacak kadar talihsiz bir hareket. Bakın bu ülkede her şeyiyle Atatürk’ü sevenler var. Sen Atatürk’ü sev, ama benden senin kafandaki Atatürk’e karşı aynı sevgiyi göstermemi bekleme! Ben de senden beklemeyeyim! Senin dinin sana, benim dinim bana! Ben Allah’tan gayrının karşısında “dikilmek” istemiyorum, zorlama! Ben de senin alnını zorla secdeye yapıştıracak değilim! Madem ki egemenlik kayıtsız şartsız milletin öyleyse irademizi ipoteklerden ve sanal korku imparatorluklarından kurtararak ortaya koyalım. Önce “halife” kurumu isteme iradesi teşekkül etsin, ardından bunun nasıl olacağına yine bu millet, bu ümmet karar versin! Halifelik kaldırılırken “Alnımıza konan sinek abdesti bozar mı?” tartışması yapan güya hocaların düştüğü hataya düşmeden büyük bir vakarla bu konuyu tartışalım. Ortak bir noktadan başlamak bile değerlidir. İlk cümleyi yazarsak gerisi gelir. İlk cümle: “Artık bu dünyada haksız yere müslüman kanı akmayacak. Şayet bu durum teşekkül ederse devreye halifenin / halifelik kurumunun vereceği karar girer.” Siz de cümlenizi yazın, iradenizi ahirete ertelemeyin! Bu arada yeni Saddam Hüseyin’ler, Kaddafi’ler türemesin. İçimizden birilerini “kirli eller” seçiyor ve aynı eller onları bize katlettiriyor!
Aslında bugünkü yazımız Fethullah Gülen’in Türkiye’ye 2 yıl içinde döneceği üzerineydi. Gülen Grubu’ndan gelen onlarca “selamsız” e-mail’den de bahsedecektim. Sayın Fethullah Gülen, 2 yıllık süreçte Türkiye’ye dönecek! Sebeplerini fırsat olursa yazarız. Kızılderili kanını oluk oluk akıtarak kurulan “Amerika” topraklarında ruhunu teslim ederse, bu vebalin gelecek kuşaklara bırakacağı mirası sahiplenecek varislerin olmayacağı bir zaman dilimine kırılgan bir kapı açılır. Bir gün döneceği kapı’yı sertçe çarpıp çıkmayan bir neslin insanları olarak hiçbir kapıyı kırmamanın gerekliliğini iyi biliyoruz. Anadolu medeniyetinin İslam ruhuna sarılan bireyleri ve camiaları olarak aramıza hiç çilingir almamıştık. Şimdi Gülen Grubu ile karşısına aldığı siyasi arenanın arasına mecburen “çilingirler” girecek. Onların şifreyi çözememesinin açılmayan kapının kırılmasına sebep olacağı gün gibi ortada! Peki kırılan hangi kapı olacak ve bu kapıdan içeri giren soğuk hava kimleri üşütecek? Kimlerin olduğunu şayet tartışmayı birileri yine benzinle alevlendirmeye kalkarsa yazacağız.
Ve bir âlim öldürüldü, bir âlem yok edildi. Abdulkadir Molla’nın acısı gözyaşlarımızı kana dönüştürdü. Hiçbir şey yapamadık ve dökülen gözyaşlarımızdan utandık! İçimdeki acıyı anlatamam. Beni ancak bir müslümanın vicdanı anlar. Ben önce Allah’a, sonra o vicdana sığınıyorum!







