Türkiye Cumhuriyeti Ltd. Şti.
Mısır’dakileri savunmak için Arap olmak gerekmez. Bosna için Boşnak, Dersim için Kürt, Çeçenistan için Çeçen, Doğu Türkistan için Türk olmak gerekmediği gibi. Tek söz yeter: La ilahe illallah Muhammeden Rasulallah!
Etrafımızdaki ve içimizdeki sancının en büyük sebebi devletimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin etrafında kene gibi kümelenmiş “Limited Şirketleri”nin fesh edilmeye başlanmış olmasındandır. Devletimizi, milletin emeğinin sömürüleceği bir şirket gibi görenler elbette akan kandan da nemalanmışlardır. Ne zaman içeride ve dışarıda “kitlesel ve hunharca ölümler” tam olarak biterse, şirketlerin karanlık işleriyle uğraşacak “enerji” ortaya çıkacaktır. Bu enerjiyi engellemek isteyenler, Doğu’daki petrol kuyularına civa doldurdukları gibi insanımızın barışçıl çabalarına da balta vurmaya çalışacaklardır. Artık buna hem devleti yöneten kadrolar hem de bu kadrolara görevi teslim eden müslüman ahali izin vermeyecektir. İzin verildiği gün daha çok cenaze namazı kılarız, hem de bizatihi hem de gıyabi!
“Tam Bağımsız Türkiye” olsaydık, ordularımız çoktan Mısır’a girmişti. Birilerinin “İçişlerimize karışmayın” dediğini duyar gibi oluyorum. ABD’nin Irak’ta milyonlarca insanın kanına elini bulaması “içişler” olmuyor da Türkiye’nin komşusuna yardıma koşması mı “içişleri” oluyor. Bizim mahallenin delisi bile size “hay sizin içinize” derdi, “taş dolsun” derdi.
“Tam Bağımsız Türkiye” olsaydık Merve Kavakçı yeminini eder, Kamil Koç mescidlerde durur, Aras Kargo başörtülüye saygı gösterir, Koton Mağaza tesettürlüye hakaret etmez, Migros içki satmaz, asker darbe yapmazdı. Arakan, Çeçenistan, Bosna, Filistin, Doğu Türkistan; Allah’ım saymakla bitmeyecek gibi geliyor, sayarken bile kan akıyor harflerden ve vicdanı körelmiş “bana ne’ciler”den irin akıyor boyuna!
Sömürü için kurulan bu “Limited Şirkete” milletin dışında herkes ortaktı. İçeriden ve dışarıdan ulu’yanlar, çok ulu’slu bir şirkete çevirdiler bu cennet vatanı! Oysa biz kimsenin dinine, inancına, ırkına karışmıyor; ezanımız dinmesin, bayrağımız inmesin, başörtülü vatandaşımıza karışılmasın istiyorduk. Ne çok şey istiyorduk ve ne az şey(!) Şirket ortakları hiçbirine aldırmadı. Türkiye’ye “mozaik” diyerek parça parça bölmeye başladılar. Bizi öldürdüler ve cenazemize de ilk onlar koşup geldi; emin(!) olmak için. Bu şirketin esas silahı ise Atatürk oldu. Her yere onu sürdüler, her sözün altına imzasını attılar. Atatürk adına adam astılar, insan vurdular, banka hortumladılar.
Şu anki Türkiye hükümeti eksikleri elbette olmakla beraber “az zamanda çok iş yaptık” sözünü söylemeyi hak etmiş ve bu kardeşiniz “yandaşlıkla” yaftalanmayı dahi göze alarak doğruları söylemeyi şiar edinmiştir. Önemli makamlara torpili olan “işbilmez” insanlar değil, o işin ehli olanlar gelmeye devam ettikçe kazanan bizler olacağız. Hükümetin eksiklerini ve “helal olsun” diyeceğimiz işlerini de yeri geldikçe yazacağız. Baron’lara değil millete sırtımızı dayayarak yazacağız; önce Allah’a sonra Allah’a yürekten inanan Müslüman ahaliye. Bu arada gayr-i müslimleri de ötelemeyeceğiz, ötelemedik. Onlarla aynı yoldan gitmesek de saygı duyacağız, yeter ki dinimize dahletmeye çalışmasınlar.
ASKERLİĞİMDEN BİR “AKİT” HATIRASI
Askerliğimi Ankara’da Basın İnceleme Subayı olarak yaptım. Uzun dönem; yani asteğmen. Giderken de omuza bir “yıldız” çakıyorlar. Üç tane daha çaksalar, al sana Orgeneral! Tüh, az kalmış ya neyse! Her sabah gazeteleri okur, basın bülteni çıkarırdık. Bazı sabahlar esas komutan “Ver bakalım Hacı, şu sakallı ne yazmış?” diye Akit’i uzatmamı isterdi. Akit en “heyecanla” takip edilen gazeteydi. Seneee, işte 9-10 sene evvel! O sakallı kimdi? Gazetemizin hukukçusu Ali İhsan Karahasanoğlu’ydu. Benim Akit’le münasebetim yalan söyleyecek değilim, subay tarafından bilinmezdi. Gazetemizden 3 kişinin yazısı ne yazarsa yazsın; mutlaka okunur ve basın bültenine konurdu. Hasan Karakaya, Abdurrahman Dilipak ve Ali İhsan Karahasanoğlu. Bu bülten direkt olarak bir binbaşı tarafından Orgeneral Fevzi Türkeri’ye sunulurdu. Bir önceki isim Şener Eruygur’du. Daha çok hatıra var, maksat Akit’in nasıl etkin bir gazete olduğunu anlatmak. Söylediklerimizde eksik var, fazla yok.
Not: Gazetemizle ilgili “sıkı” hatıraları olanlar mail atabilir. Fırsat buldukça buradan paylaşalım. Her tür hatıra olabilir. Sevgi ve hürmetle!
Etrafımızdaki ve içimizdeki sancının en büyük sebebi devletimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin etrafında kene gibi kümelenmiş “Limited Şirketleri”nin fesh edilmeye başlanmış olmasındandır. Devletimizi, milletin emeğinin sömürüleceği bir şirket gibi görenler elbette akan kandan da nemalanmışlardır. Ne zaman içeride ve dışarıda “kitlesel ve hunharca ölümler” tam olarak biterse, şirketlerin karanlık işleriyle uğraşacak “enerji” ortaya çıkacaktır. Bu enerjiyi engellemek isteyenler, Doğu’daki petrol kuyularına civa doldurdukları gibi insanımızın barışçıl çabalarına da balta vurmaya çalışacaklardır. Artık buna hem devleti yöneten kadrolar hem de bu kadrolara görevi teslim eden müslüman ahali izin vermeyecektir. İzin verildiği gün daha çok cenaze namazı kılarız, hem de bizatihi hem de gıyabi!
“Tam Bağımsız Türkiye” olsaydık, ordularımız çoktan Mısır’a girmişti. Birilerinin “İçişlerimize karışmayın” dediğini duyar gibi oluyorum. ABD’nin Irak’ta milyonlarca insanın kanına elini bulaması “içişler” olmuyor da Türkiye’nin komşusuna yardıma koşması mı “içişleri” oluyor. Bizim mahallenin delisi bile size “hay sizin içinize” derdi, “taş dolsun” derdi.
“Tam Bağımsız Türkiye” olsaydık Merve Kavakçı yeminini eder, Kamil Koç mescidlerde durur, Aras Kargo başörtülüye saygı gösterir, Koton Mağaza tesettürlüye hakaret etmez, Migros içki satmaz, asker darbe yapmazdı. Arakan, Çeçenistan, Bosna, Filistin, Doğu Türkistan; Allah’ım saymakla bitmeyecek gibi geliyor, sayarken bile kan akıyor harflerden ve vicdanı körelmiş “bana ne’ciler”den irin akıyor boyuna!
Sömürü için kurulan bu “Limited Şirkete” milletin dışında herkes ortaktı. İçeriden ve dışarıdan ulu’yanlar, çok ulu’slu bir şirkete çevirdiler bu cennet vatanı! Oysa biz kimsenin dinine, inancına, ırkına karışmıyor; ezanımız dinmesin, bayrağımız inmesin, başörtülü vatandaşımıza karışılmasın istiyorduk. Ne çok şey istiyorduk ve ne az şey(!) Şirket ortakları hiçbirine aldırmadı. Türkiye’ye “mozaik” diyerek parça parça bölmeye başladılar. Bizi öldürdüler ve cenazemize de ilk onlar koşup geldi; emin(!) olmak için. Bu şirketin esas silahı ise Atatürk oldu. Her yere onu sürdüler, her sözün altına imzasını attılar. Atatürk adına adam astılar, insan vurdular, banka hortumladılar.
Şu anki Türkiye hükümeti eksikleri elbette olmakla beraber “az zamanda çok iş yaptık” sözünü söylemeyi hak etmiş ve bu kardeşiniz “yandaşlıkla” yaftalanmayı dahi göze alarak doğruları söylemeyi şiar edinmiştir. Önemli makamlara torpili olan “işbilmez” insanlar değil, o işin ehli olanlar gelmeye devam ettikçe kazanan bizler olacağız. Hükümetin eksiklerini ve “helal olsun” diyeceğimiz işlerini de yeri geldikçe yazacağız. Baron’lara değil millete sırtımızı dayayarak yazacağız; önce Allah’a sonra Allah’a yürekten inanan Müslüman ahaliye. Bu arada gayr-i müslimleri de ötelemeyeceğiz, ötelemedik. Onlarla aynı yoldan gitmesek de saygı duyacağız, yeter ki dinimize dahletmeye çalışmasınlar.
ASKERLİĞİMDEN BİR “AKİT” HATIRASI
Askerliğimi Ankara’da Basın İnceleme Subayı olarak yaptım. Uzun dönem; yani asteğmen. Giderken de omuza bir “yıldız” çakıyorlar. Üç tane daha çaksalar, al sana Orgeneral! Tüh, az kalmış ya neyse! Her sabah gazeteleri okur, basın bülteni çıkarırdık. Bazı sabahlar esas komutan “Ver bakalım Hacı, şu sakallı ne yazmış?” diye Akit’i uzatmamı isterdi. Akit en “heyecanla” takip edilen gazeteydi. Seneee, işte 9-10 sene evvel! O sakallı kimdi? Gazetemizin hukukçusu Ali İhsan Karahasanoğlu’ydu. Benim Akit’le münasebetim yalan söyleyecek değilim, subay tarafından bilinmezdi. Gazetemizden 3 kişinin yazısı ne yazarsa yazsın; mutlaka okunur ve basın bültenine konurdu. Hasan Karakaya, Abdurrahman Dilipak ve Ali İhsan Karahasanoğlu. Bu bülten direkt olarak bir binbaşı tarafından Orgeneral Fevzi Türkeri’ye sunulurdu. Bir önceki isim Şener Eruygur’du. Daha çok hatıra var, maksat Akit’in nasıl etkin bir gazete olduğunu anlatmak. Söylediklerimizde eksik var, fazla yok.
Not: Gazetemizle ilgili “sıkı” hatıraları olanlar mail atabilir. Fırsat buldukça buradan paylaşalım. Her tür hatıra olabilir. Sevgi ve hürmetle!







