Türkiye’nin kırılma hattı; yurtta sulh cihanda sulh mü? Ben de varım mı?
Türkiye’nin kırılma hattı; yurtta sulh cihanda sulh mü? Ben de varım mı?
ERTUĞRUL AKAR
Ortadoğu’nun kalbinde, kadim medeniyetlerin tam ortasında duran Türkiye, bugün bir kez daha tarihsel bir eşikte duruyor. İran ile İsrail arasında giderek tırmanan bu çatışma, Batı’nın penceresinden yalnızca bir güvenlik meselesi olarak görülebilir. Ama bizim için bu; komşuluk meselesi, bekamız meselesi, milletin selametiyle ilgili doğrudan bir tehdittir.
Bu topraklar; kağıt üzerinde çizilmiş sınırlardan ibaret değildir. Türkiye’nin sınırları sadece haritalarda bitmez; gönül coğrafyamız, kültürel ve jeopolitik derinliğimiz, bizi bu coğrafyanın asli unsuru yapar. Dolayısıyla bölgede yaşanacak her türlü çatışma, bize mesafe tanımadan kapımıza dayanır.
Devlet aklıyla hareket edilmesi gereken bir dönemden geçiyoruz. Bugün İran’la geçmişten gelen derin bağlarımız, İsrail’le ekonomik ilişkilerimiz ve Batı’yla NATO ekseninde kurduğumuz diplomatik dengeler arasında dikkatli bir duruş sergilememiz gerekiyor. Ancak bu denge siyaseti, “tarafsız” adı altında edilgenlik halini alırsa Türkiye hem bölgede hem dünyada itibarsızlaşır. Türkiye’nin rolü izleyici değil, denge kurucu ve masada söz sahibi olan bir devlet olmaktır.
Her an yeni bir cepheye dönüşme riski taşıyan bu kriz, yalnızca diplomatik hamlelerle geçiştirilemez. Sınır güvenliğimiz yeniden yapılandırılmalı, özellikle güney hattımızda Suriye ve Irak eksenindeki askeri teyakkuz artırılmalıdır. Terör örgütlerinin bu ortamı fırsata çevirmesine asla izin verilmemelidir. Türkiye, askeri caydırıcılığını sadece iç güvenlik için değil, bölgesel istikrar için de göstermek zorundadır. Kimsenin namlusu gölgesinde yaşamaya mecbur değiliz.
Ekonomi cephesinde de alarm zilleri çalıyor. İran ve İsrail hattında yaşanacak her kriz, enerji fiyatlarına doğrudan etki eder. Doğalgaz ve petrol ithalatına bağımlı olan Türkiye, bu süreçte enerji kaynaklarını çeşitlendirmeli, acilen milli enerji politikasını bağımsızlaştıracak adımlar atmalıdır. Unutmayalım, bir milletin bağımsızlığı, ekonomisinin bağımsızlığıyla ölçülür.
Diplomasi masasında ise Türkiye artık “arabulucu” değil, “oyun kurucu” olmalıdır. Uluslararası sistemin Türkiye’yi sadece gerektiğinde çağırdığı bir figüran değil, strateji belirleyen bir aktör olarak kabul etmesi gerekiyor. Bu noktada hükümetin attığı adımların net, dik ve istikrarlı olması elzemdir. Ne Batı’nın gölgesine sığınmak ne de doğunun kaygan zeminiyle savrulmak bu milletin kaderi olamaz.
Kamuoyunun beklentisi de artık açıktır: Türkiye, bölgesinde güçlü, istikrarlı ve onurlu bir duruş sergilemelidir. Bu duruş, içeride milletin güvenliğini, dışarıda itibarını teminat altına almalıdır. Çünkü millet, yıllardır edilgenliğe mahkûm edilen dış politikadan bıkmış, gözünü kararlılıkta ve bağımsızlıkta görmüştür.
İran-İsrail çatışması gelip geçici bir gündem değildir. Bu, bizim için bir sınavdır. Milli egemenliğin, güvenliğin, ekonominin ve dış politikanın yeniden tanımlandığı bir dönemin eşiğindeyiz. Bu eşikte durup beklemek bize yakışmaz. Biz, tarih boyunca yön veren tarafta olduk. Bugün de o vakit geldi.
Türkiye, artık ne yapacağını değil, ne yapması gerektiğini bilen bir akıl ile hareket etmelidir.
Ve biz, o akla sahibiz.