Mesuliyet
Uzun zamandır kafamda gezinip duran bir bahis var. Birçok mağazanın, lokantanın ve otoparkın duvarında, şu ifade yer alıyor: “Mesuliyet kabul edilmez!”
Mesuliyet dediğimiz şey maddi değildir, manevidir. Arsa gibi alınıp, satılmaz.
Mesuliyet, kalpten ve vicdandan doğar, beslenir ve büyür. Ölümü de yine aynı yerden olur.
Vicdan, insanın özüdür. Vicdanı olan, mesuliyeti olandır.
Rahmetli Nurettin Topçu, “Mesuliyetimiz, imana dayanan bir duygudur” diyor. O halde şunu söyleyebiliriz: Milli ve dini duygulardan nasipsiz olanlar, mesuliyetten de yoksundurlar.
Bir taraftan mesuliyetlerimizi yerine getirmeye çalışırken, bir yandan da Âşık Veysel’in o türküsünü çığırıyoruz: “Anlatamam derdimi dertsiz insana.”
Öncelikle şunu söylememiz gerek: Herkes önce kendini düzeltsin.
Bize emanet edilen imkânlar babamızın değil, ümmetin malıdır. Bunun mesuliyetini hissetmeliyiz. Vatanımızın içinde bulunduğu durumdan, en büyükten en küçüğe kadar herkese, mevki ve önemine göre bir mesuliyet payı düşmektedir.
İçinde en ufak bir mesuliyet hissi duymayan, kendisine emanet edileni batırmaktan çekinmeyen nice insan gördük, görmeye de devam ediyoruz.
Onca insanın emeğini ve umudunu yok ediyor ve sonra hiçbir mesuliyet duymuyorlar.
Sözünü ettiğim kişi ya da kişiler, mesuliyet hissi taşımazlar, sadece kendilerini düşünürler. Müslüman kardeşleri sıkıntı çekerken, onlar, kapitallerine yeni kapitaller eklemekten çekinmezler.
Evet, bir eksiklikten bahsediyoruz. Söylediklerimizin doğru olduğunu biliyoruz. Yine de bunu, örnekleriyle açmamız gerekiyor.
Kudüs’ü koruyamamanın mahcubiyetini ve bu toprakları İsrail işgalinden kurtarmanın mesuliyetini hisseden kaç Arap Birliği üyesi var?
Bu kötü tabloya, Irak ve Afganistan’ın işgalini de ekleyelim. Her iki ülkede, inanılmaz katliamlar yapıldı. Hapishanelerde tutulan Müslümanlar, akıl almaz işkence ve aşağılamalara maruz bırakıldılar. İslam ülkelerinden kaçı hesabı vicdanla yapıyor?
Bir örnek daha verelim: Suriyeli savunmasız Müslümanlar, yıllardır, çocuk ya da kadın ayırt etmeksizin kimyasal silahlarla katlediliyor. İslam İşbirliği Teşkilatı üyelerinden kaçı bu durumdan rahatsız?
Kuşkusuz bu örnekleri çoğaltabiliriz. Ama gerek yok. Canımızı sıkmamak için çoğaltmayalım. Sadece şunu hatırlatalım: Arap Birliği, tüm bu saydıklarımızdan rahatsızlık duymazken, Türkiye’nin Suriye’deki teröristlere karşı başlattığı Zeytin Dalı Harekâtı’ndan büyük rahatsızlık duymuş.
Manzara her şeyi anlatıyor. Başka bir söze gerek yok. Yine de bu örneklerden yola çıkarak, rahatlıkla şunu söyleyebiliriz: Mesuliyetimiz çok büyük. Mahcubiyetimiz de...
Ellerimizde mesuliyetin altın kovaları var. Altının rengi gözlerimizi kamaştırabilir. Fakat biz kuyumcuya değil, çeşmeye gitmeliyiz. Onlarla ümmete su taşımalıyız.
Sayın Nail Olpak söylemişti: “Türkiye, bir mesuliyetin adıdır.” Oldukça anlamlı ve dokunaklı bir cümle.
Biz de şunu söyleyelim: Mesuliyetimizin sınırları oldukça geniş. Bu sebeple, biz geniş olamayız, olmamalıyız.
Mesuliyet, sadece buraya kadar saydıklarımızdan ibaret değildir. Ağzımızdan çıkan sözlerden de, davranışlarımızdan da mesulüz.
Bunu da bir fıkrayla izah edelim.
Adamın biri, işe almak için, muhasebeci arıyormuş. Mülakata gelenlere hep aynı soruyu soruyormuş: İki kere iki kaç eder? Cevap hep aynı olmuş: “Dört.”
Bu cevabı verenlerden hiçbiri işe alınmamış. İşe alınan kişinin cevabı ise tamamen farklı olmuş: “Kaç çıkmasını istiyorsunuz?”
Galiba, tam olarak böyle bir yere geldik. Doğruyu söyleyenlerin değil de, “kaç çıkmasını istiyorsunuz” diyenlerin sayısı ve etkinliği hızla artıyor.
Bir de şu var: Yüce Allah, “Sözünü en güzel şekilde söyle” diye buyuruyor. Mesuliyet gibi güzel söz de kalpten beslenir. Kalpten çıkan, kalbe ulaşır. Güzel söz, sadece yılanı değil, iyi şeyleri de saklandığı yerden çıkarır.
Yazımızı, bir dua ile bitirelim: Rabbim, sözümüzü doğru ve güzel kılsın.







