İstanbul’u Kurtaran Kahraman
Herkesin kahraman olmak istediği bir devirde yaşıyoruz. Herkes kahramanlığa oynuyor. Önde ve görünür olmak, işini iyi yapmaktan daha önemli kabul ediliyor. Bu doğrultudaki en küçük fırsat bile sonuna kadar kullanılıyor.
Sahte kahramanlara sahip olmak hususunda hiçbir sıkıntı çekmediğimiz için bol miktarda hayal kırıklığımız var.
15 Temmuz, kahramanlar ile sahtelerini birbirinden ayıran, bir turnusol oldu.
O gün…
Kendi imkânlarını memleket için feda etmek yerine, memleketin imkânlarını kendi lehine kullananların her türü fenalığı yapabildiğini gördük.
‘Tek Türkiye’ diye dizi film çekenlerin, aslında Türkiye’nin ipini çekmeye çalıştıklarına şahitlik ettik.
Oysa kahramanlar, onlar gibi değildir.
Kahramanlar, işini iyi yapan insanlardır. Bir iç kanama gibi sessiz ve derinden giderler. Sıradan değildirler, fakat sıradan insanlar gibi yaşarlar. Onları kıymetli yapan, kıymet vermedikleri şeylerdir.
Kahramanların, davası vardır. Davaları, millet ve memleket meselesidir. İnsan ve İslam kalmak isterler. Hem kendilerini, hem de vatanlarını her türlü kötülükten korumak için yaşarlar. Başlarına ne gelirse gelsin, “Vatan sağolsun” derler. Şikâyetsiz, şehit olurlar.
Nurettin Topçu, bu anlayışı şu cümle ile ifade ediyor: “Kurtulmak için kurtarıcı olmaktan başka yol yoktur.” 15 Temmuz’da şehit edilen Halil Kantarcı kardeşimiz ve Mustafa Cambaz ağabeyimiz, hakiki kahramanlardı.
Ordumuzun yerli ve milli isimlerini de unutmayalım.
Piyade Astsubay Kıdemli Başçavuş Ömer Halisdemir’in kahramanlığını duymayan, bilmeyen var mı? Ömer Başçavuş, vatansızların tüm umutlarını yere seren, mesuliyet abidesi bir kahramandı.
Genelkurmay Karargâhı’nda şehit olan Topçu Astsubay Kıdemli Başçavuş Bülent Aydın ve 66’ncı Mekanize Tugay Komutanlığı’nda şehit olan Piyade Uzman Çavuş Halit Yaşar Mine de, bu toprakları namusu bilen kahramanlardı. Milletimizin başı yere eğilmesin diye, kendi başlarını hain kurşunlara siper ettiler.
Ve Üçüncü Kolordu Komutanlığı Harekât Yar. Başkanı Piyade Kurmay Albay Sait Ertürk… Halit Uzman gibi, 66’ncı Mekanize Tugay Komutanlığı’nda şehadet şerbeti içti. Komutanlarının “Sait Albay olmasaydı, bugün İstanbul da olmayabilirdi” dediği, bir kahramandı.
Sait Albay da, millet ve memleket ölüm kalım mücadelesi verirken ikbal derdine düşebilirlerdi. İsmet Özel’in ifade ettiği gibi: “İnsan olmayı değil, zengin olmayı seçenler” arasında yer alabilirdi. En azından; “Herkesin davası kendine” deyip, kenara çekilebilirdi. Fakat bunların hiçbirini, aklının ucundan bile geçirmedi.
Darbeci soysuzlar, terfiini engelliyordu ama hiç mühim değildi. Olan bitenlere tevekkül ediyor ve şöyle diyordu: “Yüzümü yere baktıracak bir sebep olmadıkça devletimin / Cezası da, ödülü de birdir benim için.”
Sait Albay, hakkaniyet, merhamet, mesuliyet ve mensubiyet duygularının vücuda geldiği bir komutandı. O gece durumdan vazife çıkarmış, iki yıl önce görev yaptığı, 66’ncı Mekanize Tugay Komutanlığı’na koşmuştu. Tugaydaki tankların ve diğer zırhlı araçların, birlik dışına çıkmasına mani olmalıydı. Olan bitenden habersiz askerler ile sivil halkın karşı karşıya gelmesini de önlemeliydi.
Aklına koyduğu her iş gibi, bunu da başardı. Eski mesai arkadaşlarının büyük bölümünü ve neferleri, kışladan ayrılmamaya ikna etti. Ne var ki ihanet dipsiz ve karanlık bir kuyudur. Bir kere düştün mü, kurtulamazsın. Üniformalı hainler, saflarına katılmayan Sait Albay ve arkadaşlarının üzerine kurşun yağdırmaya başladılar. Birlik içerisindeki çatışma, tam dört saat devam etti. Tugaya birlikte gittikleri Albay Davut Ala’nın vücuduna tam yedi kurşun isabet etti. Gazi oldu. Sait Albay ise tek kurşun ile şehadet şerbetini içti.
Sait Albay, darbe girişimini evindeki televizyondan öğrenmişti. Abdest alıp, Kur’an-ı Kerim okumuştu. Okuduğu Kur’an-ı Kerim’i masada bırakıp, yola düşmüştü.
Peygamber Efendimiz, “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle diriltilirsiniz” diye buyurmuştur. Sait Albay, “ölmeden önce ölün” prensibi doğrultusunda yaşıyordu. Yaşadığı hayata karşılık gelen şekilde şehit oldu.
Ömrü boyunca, sessiz sedasız davasına (vatanına) hizmet etti. Mükâfatını, geride bir kahramanlık hikâyesi bırakarak aldı. Tıpkı, çalışma odasındaki eşyaları toplanırken bulunan bir kâğıdın üzerine yazdığı şu mısralarda olduğu gibi: “Kahramanlık ne yalnız bir yükseliş demektir / Ne de yıldızlar gibi parlayıp sönmektir / Ölmezliği düşünmek boşuna bir emektir / Kahramanlık; saldırıp bir daha dönmemektir.”
Rabbim şehadetini kabul etsin inşallah.







