--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

İslâm kardeşliği bir hurafe mi?

Ayhan Demir
Ayhan Demir

Yeri geldikçe İslâm Birliği’nden bahsediyor, “Müslümanlar kardeştir” diyoruz. Şikayetçi değiliz, iyi yapıyoruz. Ne var ki tarihte ve günümüzde karşımıza çıkan örnekler, ümitlerimizi kırıyor, bizi karamsarlığa sevk ediyor.

Geçmişin bize söylediği şudur: Müslümanlar, Hıristiyan ve Yahudilerle bir kere savaşmışlarsa, kendi aralarında üç kere, beş kere savaşmışlar.

Uzaklara gitmeye gerek yok. Kendi topraklarımızdan örnekler verelim. 

Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u kuşattığı zaman, karşısında sadece Hıristiyanlar değil, Şehzade Orhan liderliğindeki Türkler de vardı. Osmanlı Ordusu İstanbul’u fethederken, sadece Bizans surlarını ya da Haliç’e gerilen zincirleri değil, kardeşlerinin kibir ve hırslarını da aşmak zorunda kalmıştır.

Osmanlı ne zaman Avrupa’ya sefere çıksa, ya Karamanoğulları’ndan ya da İran’dan bir saldırı olmuş. Buna karşılık, İran zayıf düştüğünde, Osmanlı’nın toprak talepleri olmuş.

Çemberi biraz genişletelim.

Endülüs’ü İslam toprağı olmaktan çıkaran, Hıristiyan ittifakı değil, oradaki Müslümanlar arasındaki rekabettir. Endülüslü Müslümanlar, önce kirli hesapların sonrasında da Hıristiyanların tuzağına düştüler.

İslam tarihine baktığımızda, hep Müslümanlar arasındaki savaş ve çekişmeleri görüyoruz. İslam’ın geri çekildiği topraklar, Hıristiyanların galibiyeti neticesinde değil, Müslümanların çekişmeleri yüzünden elden çıkmıştır. 

Hatırlayın: Kudüs’ten, neden ve nasıl çıktık?

Düşünün: Kudüs, neden yeniden İslam toprağı olamıyor?

Din kardeşliği ile menfaatler karşı karşıya geldiğinde, ne yazık ki kaybeden genellikle İslam kardeşliği olmuştur. Pek çok Müslüman devlet, yeri geldiğinde, başka bir Müslüman devleti saf dışı bırakmak için Hıristiyanlarla işbirliği yapmaktan geri durmamıştır. Mesela, bir Anadolu beyliği bir başka beyliği yenmek için Venedikliler ya da Cenevizliler ile birlikte hareket etmiş. 

Çok mu geri gittik? Biraz da günümüzden örnekler verelim.

Afganlar, Sovyetler Birliği’ni darma duman etmiş, fakat hırs ve kibirlerine yenilmişlerdir.

Iraklılar, işgal ordularına karşı göstermedikleri güçlerini, birbirlerini öldürmek için göstermektedir.

Irak ve Suriye’de terör estiren DAEŞ, Siyonist İsrail askerlerine tek bir kurşun bile sıkmadı. Buna karşılık oluk oluk Müslüman kanı akıtıyorlar. Kontrollerindeki petrolün müşterileri de Rusya ve diğer Batılı devletler.

Rus, Amerikan ve Çinli askerlerin topraklarında bulunmasından rahatsız olmayanlar, bir bölük Türk askerinden tedirginler.

Güya Kudüs’ü kurtarmak için birlik kuranlar da, Suriye’deki Rus askerlerinden hiçbir rahatsızlık duymuyorlar. Yetmezmiş gibi bir de Sünni avına çıkıp, Türkmen köylerini ateşe veriyorlar.

Sanırım 2007 yılında idi. O dönemde Milli Gazete’de düşünce sayfası editörü olan İbrahim Tenekeci Ağabey ile bir proje geliştirmiştik. Proje şuydu: Bosna Hersek, Arnavutluk, Makedonya, Kosova ve Bulgaristan’dan dini ve milli hassasiyetleri yüksek isimler bulacaktık. Onlara, haftada bir, yazı yazdıracaktık. 

İlk yazı Makedonya’dan geldi. Yazının sahibi, daha ilk yazısında, bölgedeki bazı Müslüman grupların aleyhine sözler söylüyor, birtakım iddialarda bulunuyordu. Haliyle, yazı yayınlanmadı ve proje rafa kaldırıldı. 

Yıl, 2016 oldu. Hevesi kursağımızda kalan bu proje, çok daha düşük ölçekli olarak, bizim dışımızda yeniden hayata geçmiş. Türkiye’de yayımlanan bir dergi, Balkan ülkelerinden yazarlara yer vermeye başlamış. Bu sefer ilk yazı Bosna Hersek’ten. Fakat değişen bir şey yok!

Yazı, en hafif tabirle, bir Türk eleştirisi üzerine inşa edilmiş. Yazının satır aralarında, isim verilmeden, bazı Bosna Hersekli Boşnaklara yönelik ağır ve küçümseyici ifadeler de yer alıyor.

Ne söylense boş. Fakat Ebubekir Kurban’dan ödünç alarak, bir hatırlatmada bulunalım: “Türkiye Sevgisi İmandandır!”

Yazıyı okuyunca, birkaç yıl önce Saraybosna’daki Türk Büyükelçiliğimizde yaşadığım bir olayı hatırladım. Boşnak memura, Bosna Hersek’teki evrak yükünden ve bürokratik hantallıktan yakındım. Cevabı şu oldu: “Yüz yıllarca Osmanlı hakimiyeti altındaydık. Birkaç yıldır bağımsızlığımızı kazanıp, ayaklarımızın üzerinde durabildik, devlet olabildik.”

O an yorgunluğum yerini büyük şaşkınlığa bırakıvermişti. Yanlışlıkla, Sırbistan ya da Ermenistan Büyükelçiliği’ne mi gelmiştim? Karşımdaki bir Bulgar ya da Yunan olabilir miydi? Hayır, hayır.... Doğru yerde ama büyük bir yanlış ile karşı karşıyaydım. Sadece şunu söyledim: Ben bir Türk’üm! Muhatabınız, Çetnikler (milliyetçi Sırplar) ve Ustaşalardır (milliyetçi Hırvatlar)!

Bir zamanlar İslâm beldesi olan bölgeler elden çıkmış, Hıristiyanların eline geçmiş, İslâmi hayat felç olmuş. Ortada binlerce soykırım kurbanı ve tecavüz mağduru, yüzbinden fazla şehit ve bir milyondan fazla mülteci var.

Bütün bunlar gün gibi ortadayken, uğraşılması gereken bunlarken, bir Müslüman olarak hâlâ Müslümanlarla uğraş! Olacak iş mi bu?

Fakat durumumuz da işte bu!

Meseleyi ben açtım, ama nasıl kapatacağımı bilemiyorum. En iyisi son sözü Mehmed Zahid Kotku Hazretlerine bırakalım: “Kardeşliğiniz ne kadarsa, Müslümanlığınız da o kadardır.”

 

Ayhan Demir Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle