--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

İkinci Boraltan Vakıası: Yücel Şehitleri

Ayhan Demir
Ayhan Demir

Her fırsatta, Türkiye’nin güçlü olması gerektiğini söylüyoruz. Ardından da şunu: Güçlü olmanın en önemli şartı, birlik ve beraberliktir. Dalından kopmak, hiçbir yaprağa mutluluk vermez. Atalar sözüdür: “Birlikte, dirlik vardır.” 

Acı ama gerçek: Birliğimiz bozulduğundan beri, ne dirlik kaldı, ne düzen. Birliğimizi bozanlar, ailemizin dağılan mensuplarını da rahat bırakmadılar. Onları türlü oyunlara, inanılmaz baskı ve zulümlere maruz bıraktılar. Cumhuriyetin kurucu kadrosunun olan biteni seyretmekle yetinmesi ise tüm yaşadıklarından daha üzücü ve yıkıcıydı. 

Kuşkusuz, bunun birçok örneği var. Eski Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olan Makedonya’daki Türklerin kurduğu “Yücel Teşkilatı” bunlardan bir tanesidir.

Milli Marşımızın şairi, “Benim için iki şey mukaddestir; din ve dil” demiştir. Akif’in “benim için” dediği, aynı zamanda, Yücelciler içindir. Onların ana gayesi de dillerini, dinlerini ve soylarını korumaktı. 

Stalin destekli Titocular ile İngilizlerin omuz verdiği kraliyet taraftarı Mihaylovistler arasındaki iktidar mücadelesinde, neticesi belli olan tek şey Müslüman Türklerin akıbetiydi. İki taraf da Müslüman Türk milletini sindirmek, mümkünse yok etmek istiyordu. 

Bu şartlar altında yapılması gereken, anavatandan yardım istemekti. Yücelciler, olan bitenleri ve taleplerini aktarmak üzere, Ankara’ya bir heyet gönderdiler. Fakat Başbakan İsmet İnönü, onları elleri boş bir şekilde geri gönderdi.

İnönü’nün sözleri, yaşadıklarından daha ağırdı: “Misak-ı Milli hudutları dışında Türk ve Müslüman unsuru diye bir şey kabul etmiyorum. Zaman çok vahimdir. Türkiye dışarı ile uğraşmamalıdır. Türkiye’nin başını ağrıtmayın.” (Yücelciler 1947, Sayfa 16)

İsmet Özel ne güzel söylüyor: “Uyuma taklidi yapan insanı uyandıramazsınız.”

Anavatandan bekledikleri desteği alamasalar da, 1937 yılında Şuayp Aziz İshak önderliğinde çıktıkları yoldan dönmediler. 1941 yılında, yedi kişilik bir merkez komitesi bulunan, bir teşkilat kurdular.

Kur’an-ı Kerim, bayrak ve silah üzerine yemin edilerek üye olunan bu teşkilata, 1945 yılında ‘Yücel’ ismini verdiler. Teşkilat mensupları, Makedonya’nın eğitim seviyesi yüksek, ahlak ve fazilet sahibi insanlarından oluşuyordu.

Kurs, piknik ve kır gezisi adı altında bir araya gelerek Mehmet Akif, Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, Namık Kemal ve Yahya Kemal Beyatlı’nın eserlerini okuyorlardı. Ayrıca 23 Aralık 1944’te, logosu cami olan, Birlik isimli Türkçe bir gazete çıkarmaya başladılar. 

Müslüman Türklerin büyük bölümü, bu teşkilatın faaliyetlerine katılıyor ve destekliyordu. Bu durum Tito rejimini rahatsız etti. Yücelciler sıkı takibe alındı. Hiçbir açık bulunamayınca, mesnetsiz suçlamalarla, üç aşamalı tutuklama süreci başlatıldı. 

Birinci dalga, 19 Eylül 1947’de başladı. On yedi kişi tutuklandı. Vücutlarında darbe almamış yer kalmayıncaya kadar darp edildiler. Önceden hazırlanmış tutanakları imzalamaya zorlandılar. Avukat tutmalarına dahi müsaade edilmedi. Mahkemenin tayin ettiği avukatlar da hiçbir savunma yapmadılar.

Beş gün süren göstermelik yargılama, 25 Ocak 1948’de neticelendi. Şuayb Aziz İshak, Ali Abdurrahman Ali, Nazım Ömer Yakup ve Adem Ali Adem, “Tüm medeni ve siyasi haklarından mahrum ve mallarının müsadere edilmesi suretiyle”, idama mahkum edildiler. Geri kalanlar ise toplam 195 sene hapis cezasına çarptırıldılar.

İkinci dalga, Mayıs 1948’de başladı. Tutuklanan 29 kişiye, toplam yüz sene hapis cezası verildi. Üçüncü dalgada tutuklanan 18 kişi, nispeten ‘şanslı’ idiler. Birkaç aylık sürgün ile kurtuldular.

Mahkemenin idam kararı, 27 Şubat 1948’de infaz edildi. İdrisova Hapishanesi’nden alınan dört kahraman Türk evladı, Suşitsa’ya götürüldüler. Burada kurşuna dizilerek, şehit edildiler. 

Azerbaycan Türklerini Boraltan Köprüsü’nde gözlerini kırpmadan Moskof’a teslim edenler, Yücel mensubu Makedonya Türklerine de kör ve sağır kaldılar. Sadece Trakya Postası isimli bir yerel gazete, 9 Mart 1948 tarihli nüshasında, olayı okurlarına duyurdu: “Bu haksızlıkları unutmayacağız. Üsküp’te oynanan kanlı dramdan medeniyet utansın!” (Yücel Teşkilatı, Sayfa 49) 

Bugün dahi mezar yerleri bilinmeyen Yücel şehitleri, Şuayb Aziz İshak’ın ifadesiyle, gözlerini kırpmadan “milletinin kurbanı” oldular. Nazmi Ömer ise tüm ailesini (Türkiye’yi kastederek) “milyonlarca erkek ve kız kardeşine emanet ederek” idama gitti. 

Tam burada, Neşet Ertaş’a kulak verelim: “Bizim oralarda ‘seni seviyorum’ denmez, ‘kurban olurum sana’ denir.” 

Onlar bu vatan için yaşadılar, bu millet için şehit oldular. Kanlarını ve canlarını bu vatan için feda ettiler. Artık fedakârlık sırası bizdedir. Bize (Türkiye’ye) düşen Yücel şehitlerinin mezar yerlerinin tespit edilip, itibarlarının iade edilmesini sağlamaktır.

 

Ayhan Demir Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle