• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Atilla Özdür
Atilla Özdür
TÜM YAZILARI
22 Haziran 2020

Parsel parsel satmış (mış mı?)…

Mustafa Karahasanoğlu, Hasan Karakaya, Abdülkadir Özkan, Sadık Albayrak, Zeki Ceyhan ve daha başka yazan ve çizen arkadaşlarla birlikte 1973 yılından beri Milli Gazete’de idik. Daha yeni kurulan gazetenin ilk aylarında birkaç deneme ardından, baktık ki, bizi de bir köşeciğe sıkıştırıvermişler..

Gürültülü patırtılı uzun yıllar sonrasında yarımız, kendimizi Cuma Dergisinde bulduk, Bahçekapı Yedikule tramvay raylarının Langa durağındaki hırdavatçı dükkânında...

Bir süre sonra baktık ki dünya, pek de öyle söylendiği kadar geniş değil. Akit-Vakit, bu dar alanda kendiliğinden doğuverdi. Langa’yı mekân edindik, Özkan ve Ceyhan’lar da, Ankara’dan Milli’ye devam ettiler.

Memleket hali işte. Dünyanın darlığı, belki de genişliği, mesai sonrasında ara sıra esnaf çay ocağının alçak masalarındaki çaylı-simitli sohbetlerimizden bizleri mahrum etti gitti..

• 

Prensibimdir. Haklarında laf etmemek için kişilerin işlerine burnumu sokmuyor, fikir ve kanaat belirtmiyorum. Çirkin düşecek kelime ve kavramları kullansam da, genel anlamda kullanıyorum. Mesela, Türkiye’nin hali hazır tarım, dış ticaret ve iktisat genelindeki hayat tarzı ortamında sigara tiryakiliğini, vatana ihanete kadar götürürüm. Amma tiryakiler de, hesap kitabını yaparak, kendi hainliklerini, dumana çevirdikleri tütünün dozuna ve menşeine göre derecelendiriversinler, samimiyetle..

Zeki Ceyhan, haziran ortalarında şöyle bir şeyler yazmış.

“AKP’nin eski mebuslarından Mehmet Metiner’e sormuşlar “Melih Gökçek’i neden görevden aldınız”? O da hemen cevaplamış. “Parsel parsel sattığı için”.

Ceyhan’ın pek inanası gelmemişse de, ortalık da bir hayli dalgalanmış.

Amma beri yandan;

Acaba gerçekten de Ankara’yı parsel parsel satmış mıdır?. Bu sual kafasına takılmış.

Bu takıntı öylesine uzayıp gitmiş ki, sanki AKP’liler kendi aralarında konuşurken;

“Yahu bunlar da bir türlü dillerini tutmayı beceremiyorlar, çenelerine hakim değiller” diyorlarmış..

Kim ola ki, “bunlar” dile işaret edilenler?

Muhtemelen, memleketin huzur ve refahını AKP’ye bağlayan AKP’li seçkinlerle seçmenler olsa gerek..

Her ne ise, sonra anlaşılmış ki, bu cilveleşme “ironi eğitimi” imiş. Yani, şakalaşma. Boş durmaktansa ücretsiz yorulma.. 

Hikâyenin bütün özü de, işte bu kadarcık...

Melih Gökçek, Ankara’nın mal ve emval emini idi. Yetkisiz, izinsiz ve dahi gereksiz olarak bir şeyler satmışsa eğer, mal sahiplerinin şimdiye dek Gökçek’in canını çıkarmaları gerekirdi..

Yookkk. Satmamış ise, hikayenin aslı esası da yok idiyse, “Melih Sattı” diyenin hesabını, Melih Beyin bizzat kendisi görmeliydi..

Ne öylesi oldu, ne de böylesi!

İşte, Türkiye okuryazarıyla, siyasilerin hali ahvali. Gerçekten ironi eğitimi yapmışlar. Yani, beleşine yorulma talimi.

İklim değişikliğinin etkisiyle, ellalem! 

Bir zamanların İstanbul’un Vali ve Belediye Reisi vardı, Fahrettin Kerim. Onun da buna benzer bir hikâye denemesi olmuştu. “Beleşine yorulmuşlardı, her ikisi de”.. 

14 Mayıs’a takaddüm eden günlerin seçim kumpanyasında hem CHP’nin ve hem de devletin başı İnönü, hal ve keyfiyeti görmek üzere İstanbul’a gelir. Bakırköy Akıl Hastanesi’nin de baştabipliğini deruhte eden meşhur Prof. Fahrettin Kerim, miting meydandaki olmayan kalabalığı İnönü’ye takdim eder.

İşte paşam İstanbul…

Ne çare İstanbul, İnönü’nün elinden kuş gibi uçar gider..

Benim bildiğim, görüp, duyup ve işiterek şahidi olduğum politik savaşlarda İstanbul iki kez el değiştirdi. Birincisinde İnönü, Menderes’e beyaz bayrakla birlikte armağan etmişti.

İkincisinde, kalleşliğe uğradı, geri gitti ..

İnsanoğlu, can dostlarının ihanetini gördüğünde, elinden bir şey gelmediğinden, bizler gibi, üzülüp oturuyor işte.

Osmanlı atalarımızda mal ve emval, Allah’ın mülkiyetinden doğrudan devlete indirilmiş. “Allah devlete ve millete zeval vermesin”li şükür duası da, bu yapılanmayı işaret eder. Asker-devletin bir bulgur emini varmış. Birliklerin mutfak eminlerine istihkaklarını tevzi ederken, kendi hakkını da bir ayrı kümeye bırakırmış. Küme büyümüş, büyümüş de büyümüş, en sonunda Bulgur Palas’a dönüşmüş.

Cerrahpaşa Caddesi üzerinde gibi duruyor şimdi. Kocaman fötr şapkalı kubbe çatısıyla, Sirkeci-Bakırköy sahil yolundan mis gibi görünen devasa bir yapıdır, Bulgur Palas.

İstanbul’un gidişiyle ilgili önemli bir sebep daha var, sahi. Unutmayalım.

Hani AKP için diyorlarmış ya, Osmanlı’ya oynuyor. Külliyen yanlış. Öyle olsaydı, on beş yıldan bu yana en azından on beş tane (tane diyorum kasten) bulgur emininin kellesi alınırdı.

Bilakis;

Bulgur eminleri inadına inadına doluya koştururken, Osmanlıyı hayallenenler, dengesi bozuk bedavadan karavanaya ömür tükettiler…

Kısacası, Osmanlı zalim idi, AKP ise mülayim… 

Eminlerin” ne kellesini elliyor, ne de yoktan var ediverilmiş gibi dikilen, “Palaslarına”   

 

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

ben hariç herkes yazdı; ben de buraya yazıyom ahan da..

canan ceylan, emine şenlikoğlu falan da vardı abi;.. nereye kayboldular bee?
  • Yanıtla

Nimay

Osmanlıyı hayallenenler, dengesi bozuk bedavadan karavanaya ömür tükettiler… Yazının can alıcı noktası burası olsa gerek
  • Yanıtla

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı

Yaay İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23