• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Atilla Özdür
Atilla Özdür
TÜM YAZILARI
06 Ocak 2020

Hayat renklendikçe...

Hayat renklendikçe doyumsuzlaşıyor. Rahmetlik annemi hatırlarım. Zaman zaman, Şerif İçli’nin, İnönü devrinde hemen hemen hiç kimsenin dilinden düşürmediği bu şarkıya kendini kaptırdığında, sesten soluktan kesilirdi....

 “Derdimi Ummane döktüm, asumane inledim”...

Yare de ağyare de Hal-i derunum söyledim,

Aşina yok derdime, ben söyledim ben dinledim”...

Veremle Savaş, Menderes’in başarılı olmuş hizmet politikalarından birisidir...

 Bu günlere dek pek düşünmedim. Hiç aklıma da gelmemişti....

Verem için ince hastalık derlerdi. Demek ki, vücut yapısını eritip incelttiği gibi, hassas ruhun kırılganlığını da yükseltiyormuş. Dertli kişinin iç âlemine oturup, renk cümbüşünde kaybolup gitme özlemini arttırıyormuş...

Sonbahar için yaprak dökümü adı verilirdi. Teşrin evvel ve sani’lerin takvim yapraklarından teker teker düşmesini bekliyordu, muhtemelen. Gidecekti ve beklediği bir sonbaharın yaprak dökümünde de gitti...

Annem rahmetli, yaprakları gözler, dökülmeye başladığında köyün yolunu tutardı. Hal-i derununu söylediğinde hiçbirimizin elinde mucizevi etkinlik gösterebilecek güç bulunmadığının idrakiyle, aradığı huzuru, Uludağ eteklerinin sessiz dinginliğinde bulabileceği inancıyla DAVETİNİ bekledi... 

Aşırı şişmanlık ve kalp rahatsızlıkları, günümüzün mikrobiyolojik saldırılarından bağımsız, tehlikeli bir salgın...

Yoksulluk ve varsıllık halleri arasındaki en bariz fark da sanırız, israfçı ve tasarrufçu hayat tarzı aralarında görülmektedir... Bolluk dünyasında aracısız ve kendiliğinden salgın halini alanına, “Obezite” deniliyor. Diğerine, TB. Tüberküloz, verem ya da halk ağzıyla “İnce hastalık”... 

Menderes sonrasında verem, korkutucu ve tehlikeli olmaktan çıktı. Menderes ve takipçileri, çalışmalarında aşk ve tutku ateşine düşenler, veremin, halk nezdinde yarattığı korku ve endişeyi bayağı önemsizleştirdiler... Bugün için verem, soğuk algınlığı türünden geçici bir rahatsızlık, yeter ki, yatağa düşenler, tedavide disiplin çizgisini terk etmesinler. Çoğu noktada devlet, kendilerini ücretsiz destekliyor...

60-70 yaş üzeri vatandaşın devletin bugünkü sağlık hizmetlerini beğenmemesi, adıyla da sanıyla da, cahillik veya terbiyesizliktir...

TB şifresiyle tanıtılan KOAH basilinin, ciğeri parçalanan hastanın günahlarına karşı ilahi bir infazın ve dahi affın, dünyevi safhası olarak düşünenlerimiz de yok değil...

Vergi adaleti, “az kazanandan az, çok kazanandan da çok TAHSİLAT” olarak tarif edilse de, bu masal, hiçbir zaman gerçeğe dökülmemiş, dökmemişler.... Vergi adaleti, kuru ve aldatmacı laf kalabalığından öte bir mana ifade etmiyor...

Komünistin ağzında din afyondur. Politika madrabazı da aynı yoldan gider ve vergi adaleti vaadederek halkı uyutur...

Bundandır ki, toplum aşırı beslenen şişmanlarla, yeterli beslenemeyen ciğeri kavruklar, aynı gemide fakat ayrık yaşarlar. Sebebi de, lamı cimi yok, gelir dağılımındaki adaletsizlik....

Devlet Başkanları Tayyip Erdoğan, soy sop, din iman ayırımı yapmaksızın iktisadi ve sosyal hayatımızın dikey mimarideki günahkârlarına tövbe ve af makamında özel bir formül düşünmüştü. Süper değerli gayrimenkullerde, vergi beyanının, mülkün cari değerlerine göre yapılması!

Eğer, MÜLK SAHİPLERİ millet olma şuuruna erişir de, emlak vergilerinde KUL HAKKINA SALDIRGANLIKTAN vazgeçerlerse, ciğerleri kavruk veremli hastalarımız da, insan gibi yaşayabilme imkanına kavuşabilirdi...

Mülk sahipleri kozmopolit bir sınıftır, dinlisi vardır pezevengi vardır. İşçisi vardır ibnesi vardır. Hacılı hocalılarının yanlarında Kemalist laikleri, iktisadi zeminde hep birlikte bir sınıf oluştururlar...

Enseleri kilise direğine dönmüşlerden bir grup, Devlet Başkanları Tayyip Erdoğan’ın gerçekleştirilmesi belki de mümkün olamayacak gibi görünen, bu insani düşüncesine karşı hemen dilini çıkarıverdi...

Vergide cari değer uygulaması, anayasanın eşitlik ilkesini ihlaldir”... 

Devlet Başkanları da sapkın bu itiraz karşısında, projesini gelecek seneye bıraktı...

Ya sonrası...! 

Asgari ücret tespitinde ufak bir karışıklık olmuş...!

İlgili Bakan Zehra Selçuk Hanım, derler ki,

Asgari ücreti biz belirlemiyoruz. İşçilerle işverenler tekliflerini kendileri getiriyorlar. Biz de onların aralarını bularak, nihai dengeyi sağlıyoruz”...

İşverenler, nasıl olmuşsa olmuş, asgari ücretin “biraz düşük kaçtığını !” görmüşler. Özür beyan ederek, gelecek sene için telafi sözü vermişler...

Anlaşıldığına göre, gelecek yıl, işverenler biraz daha bol kepçe hareket edecekler ve hükümet de, asgari ücreti, tatmin edici bir rakama bağlayacak...(mış, mış)...

Hayat, renklendikçe mi insan yaşlanıyor, yoksa yaşlanma mı hayatı renklendiriyor?...

Gerçekten, düşünmeye değer bir uğraşı...

Yaprak dökümüne girdiğimiz bir son bahar günüydü: Büyüklerimde gözler kızarmış. Üzüntülü, mahzun bir sessizlik ortalığı kaplamış. İlk mektep son sınıfa gidiyorum, sene 1943. Anladım, annem, arzusuna kavuşmuş...

O yıllarda ibadete açık birkaç camiden birisiydi, Bursa’daki Kayhan Camii...

Elime toprak bir ibrik verdiler. Emirsultan’a doğru yollandık. Hazırlanmış kabrin başına gelince tabutu omuzlardan indirdiler ve hoca efendi Tebareke’yi okumaya başladı...

Tabutun kapağını açtıklarında annemi gördüm. Eskiyerek rengini atmış mantosuna sarmışlar. Yetmeyen yerlerini de ilave ham bezlerle kapamışlar...

Çocuk ruhum buz kesildi. Dünyam yıkıldı, elimdeki toprak ibrik de yere düştü kırıldı... 

Bir kefenlik Amerikan bezi alınamaz mıydı, alamaz mıydık?...

Böyle düşünebilirdiniz...

Amma, alınamıyordu. Cumhuriyet’in sanayi hareketlerine bez basma fabrikalarıyla başlanmış ve halen de çalışıyor olmalarına rağmen, alınamıyordu, alamıyorduk...

Bardak, çanak, bez basma ürünleri de, yaş sınırına göre gram ekmek hesabıyla tahsisen satılan ekmek gibi karneye tabi idi...

İsmail Sönmez, çocuktur bunları bilmez. Bilmediğinden, Cuma namazın eda hürriyetini, Atatürk’ün iznine bağlar. 

O gün bu gündür, devlet için ölsem dahi siyasetçinin, politikacının hiçbir sözüne ve vaadine inanmıyor, inanamıyorum. Annemin tabutundaki iç manzara, dünyayı takmayan kalenderi bir kişiliğe sürükledi bizi. Hayattan ve dünyadan hiçbir beklentim bulunmadığından yukarılardan umut bağladığım bir kimse de yoktur...

Bütün dostlarım aynen benim gibi kaldırımlarda ayakkabı eskitir...

Bir tek Erbakan var idi, beni anlayan ya da benim anlayabildiğim, zat olarak. Tek korku ve endişem, son nefesini, resmi vekâlet görevi üzerinde iken verme ihtimali idi. Sıradan sivil bir Müslüman olarak gitti. Mekanı Cennet olsun dilerim...!

İmamoğlu’nun 16 milyon İstanbulluya yem olarak attığı, “her şey güzel olacak” danelerine koşturanlara da acırım... 

Şimdi tıpış tıpış Devlet Başkanları Erdoğan’ın peşinden yürüyor olsak da, geçenlerde gelip kafama takılan şu çengeden bir türlü sökülüp kurtulamıyorum....

On günlük bir meseledir...

Rusya’dan şeker ithal etmişiz...

Utanmadan...

 

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

selman

Allah utandırmasın hocam.
  • Yanıtla

ramazan güngör

nasılsın atilla abi? yorgunsun belli; 'görmemiz gereken ne varsa göreceğiz' diye çıkıyor insan yola; eğer insansa.. ve sonra 'gördüklerine' itiraz ediyor; haksızlığa,yolsuzluğa, ahlaksızlığa, çaresizliğe.. 'sussam olmuyor, susmasam olmaz' zamanları.. sonra o da geçiyor atilla abi; 'göreceğimiz ne varsa gördük, mahzun olduk' günleri geliyor. 'insan insanın kurdudur' dünyasında, itirazi ses versen 'koyun' diyorlar.. olmamış meyvalar ile olgunlaşmamış çocuklar dünyasında 'ihtiyar' kaldık. 'bu ne tufandır' desek.. boşver be atilla abi. ben varım, ben dinliyorum hep seni.. 
  • Yanıtla

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı