Cumhuriyet ve sayılar…
Fransa gibi Türkiye’nin de Cumhuriyet’i sayı itibarıyla birden fazla olmakla birlikte, Fransa’da bu sayılar gerçek olmasına karşın, Türkiye’de itibaridir…
Sayılar, sayan kişinin indi kıstaslarına göre, kişiden kişiye farklı çıkabilir…
Birinci Cumhuriyet 1923’te ilk ağızda liberalizmle başlar. Birkaç kez zıddıyla dönüşümlü devam ederek, 14 Mayıs Bayar Menderes hareketiyle hitama erdiğinde, ikinci Cumhuriyet’e geçilir.
Başkanlık sistemi üçüncü Cumhuriyet’in miladıdır. Beka sorunundan murat edilen de, bu Cumhuriyet’lere bir kaç sayı daha ilave tehlikesi…
Cumhuriyet’in bütün safhalarında hükümetlerin iktisat politikaları birbirlerinden farklı olmasına karşın, siyaset her daim iktisadi kalkınmaya kilitlendi. Şeflik yıllarında sür git devam eden iktisadi yetersizlik ve yoksulluk halleri, zaman içinde 2. Cumhuriyet’in erken Demirel döneminde orta refah seviyesine dönüştü. Darlığı çekilen hemen bütün ürünlerde görülen bolluklar, ferdi ve kolektif israf yükünü rahatlıkla taşıyabilmişse de, ekonomi sağlam temele oturtulamadığından, program dışı zuhur eden bu haller, hiçbir zaman uzun soluklu olmadı, olamadı…
•
Şeflik devrinin son yıllarına doğru CHP hükümeti iktisadi kalkınma için lüzum gördüğü sermaye temini için, öncelikle işletilmeden boş tutulan toprakları topraksız köylüye dağıtarak tarım gelirini artırmayı planladı. Bir yandan nadasın da ötesinde uzun süreli boş bırakılan topraklar. Beride devletin, vakıfların ve büyük toprak sahiplerinin yeterince işletilemedikleri toprakları ve diğer yanda da, topraksız ve topraksızlıktan ötürü yarı aç yaşayan yoksul köylüler…
Daha Demokrat Partinin lafı bile edilmediği günlerdi, o günler…
İnönü, şöyle idi, böyle idi. Lakin yerine göre fazlalığından, yerine göre de işletilememesinden ötürü topraktaki kapasite israfını üretim alanında değerlendirmeyi düşündü…
İyi yaptı, kötü yaptı. O ayrı fasıl…
Hatırlarım, 40’lı yılların çocukluk çağımda, bahçesindeki ağaçlarına tırmandığımız Bursa’daki Bedreddin Camiinin kapısında kocaman kilit ve içerisi de kereste deposu. 50’li yıllara dek İstanbul’un Samatya’daki Uşşaki Camii de düğün salonu. Ve daha nerelerde neler de neler. Bunlar hep bilinen, bildiğimiz çirkin şeylerdi…
•
Öküz tahrikli karasabanlı tarımda verim düşüktür. Ayrıca 2. Dünya Savaşı yetişkin köylüyü kışlaya çekince, üretim daha da düşer. Ekmekte karne dönemi başlar. Bu dönemde vefat eden annem, ekmek kıtlığının yanında patiska kıtlığından dolayı, kullanmaktan ötürü rengi atmış eski mantolarından biriyle kefenlenerek defnedilir. Bunların her biri yaşanmış birer kötü ve çirkin gerçek. Amma, işsizlik ve parasızlık gibi topraksızlık da bir gerçektir. Hem de kahredici…
Yokluğun, darlığın ve kıtlığın yarattığı yoksunluk gerçeklerindendir, o günlerin kuyruk manzaraları…
Günümüzün kuyrukları da, Devlet Başkanlarının da belirttiği gibi, varlığın, bolluğun ve müsrifliğin kuyruklarıdır…
•
Savaşın sonunda Türkiye’nin siyasi ve ekonomik menfaatlerinin Batı yakasında olduğuna karar verenler, o yakadan gelen baskıların da etkisiyle, Batıya yaklaşır, yaklaştırılır. Başta ABD olmak üzere Batı ister ki, idari sisteminde de çok partili demokrasiye geçilsin. Savaş yıllarında haram parayla zenginleşenler ki bunlar, İzmir İktisat Kongresinde Atatürk’ün sırtlarını sıvazlayarak desteklediği birinci nesil zenginler taifesidir, topluca ve adeta emir verircesine İnönü’ye, hükümete dayattılar…
Çok partili demokrasi isteriz!...
Burjuva ağzıyla demokrasi talep edilmeye başlanır. Aynı talep CHP içinde mayalanan muhalif grupça da dillendirilir. Bayar-Menderes ekibinin meşhur dörtlü takrirleriyle istedikleri demokrasi talebi reddedilince, evvela Bayar, mebusluğuyla birlikte CHP üyeliğinden de istifa eder…
•
İnönü topraksız köylüye takılıp kalmıştır. Kamuya ait özel mülk statüsündeki ultra büyük toprakların da bir kısmının istimlak usulüyle dağıtım tasarısı kanunlaşınca, bundan etkilenecek büyük toprak sahibi bir kısım CHP mebusları, partilerinden istifa ederek Demokrat Partisini kurarlar…
Bayar-Menderes hareketinin ilk destekçileri, dini, felsefi düşüncelerine bakılmaksızın hemen hepsi, harp zengini büyük sermaye sahipleridir. Akabinde laiklik baskısından ve yoksulluğun azabından bunalan mütedeyyin halk harekete geçer…
“Yeter söz milletindir” sloganı 14 Mayısta birinci cumhuriyetin sonunu getirir…
O yıllarda İstanbul’un diğer ucundaki Şişli’de inşa edilen Şişli Camii, Türkiye’nin dört bir yanından gelen ziyaretçiler tarafından adeta ikinci bir Kâbe imiş gibi coşkulu kalabalıklar tarafından haftalarca ziyaret edilmiştir…
•
İkinci Cumhuriyet’in hikâyesine gerek yok. Zira günümüzde hali hayatta olan yaşı ellinin üzerindekilerin görüp yaşadığı bu manzaralar hafızamıza nakşedilmiştir. Demirel’in “gözlerime bakın gözlerime” diyerek Bayar-Menderes ekibinin takipçiliğini üstlendikten sonra, başörtüsü mağdurlarına Arabistan yolunu gösterip İnönülüğünde karar kılmıştır…
AKP için Menderes’in takipçiliği tam oturmaz. Cami ve ezan derseniz, Demirel’in ne günahı var. Sayı bakımından imam-hatip okulculuğunda da birinciliği kimseye kaptırmamıştır…
•
Şimdi gelelim 2. Cumhuriyet’i hayata oturtan dinamik güce…
Harp yıllarında fiyatlar artıyor, çünkü gıda maddelerinde üretim düşmekte. Şekerin kilosu beş yüz altmış kuruş. Kuru üzümle çay içtiğimi hatırlarım. Sabit gelirli memurların durumu da sıradan vatandaşlarla aynı idi…
Ekmek yoktur hem de karneli ve pahalı, lakin Beyoğlu’ndaki lüks pastanelerde, kaymaklı yaş pasta sadece 6 kuruşa!...
Hükümet, rüşvetçiliği önleme adına memurlara düşük fiyattan temel tüketim malı dağıtımına başladı. Memurların fakir ve yoksun halka göre bir nisbet rahatlığa erişmesi, İnönü’nün halk nezdindeki güvenilirliğini düşürdü. Menderes ekibinin sakız olarak milletin ağzına verdiği “yeter, söz milletindir” sloganına ilaveten bir başka slogan da halk tarafından sakızlandı…
“Alır mısın arabadan ham bostanı?”…
İnönü, ham bostanı almayınca 14 Mayısta da, sandık çukuruna gömüldü gitti…
•
Avustralya’da bir şehrin ismi, Hristiyan Kilise. Kasabanın ismi aynen böyle. Buranın yerlileri, medeni yerlileri, şehir içindeki camilerden ikisini Cuma Namazı esnasında bombalamış ve elli kişiyi öldürmüşler. Temennimiz Allah indinde Şehidliğe ermişlikleri…
Bölgenin politikacılarından birisi demiş ki, “Akan kanın gerçek sebebi, göç hareketidir”. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu da, “göç” hariç, aynı makamdan çalıp söylemiş…
Nedir o göç?...
Batı dünyası vahşi sömürgecilikten evrilerek medeni emperyalizme geçtikten sonra, Afrika, Asya, ve Latin dünyasının kanını emmeye koyulmuş. Açlık ve yoksunluk girdabına düşen yoksul halklar, bir lokma ekmek adına sağa sola seğirterek yine bu namussuzların kapılarına koşturmuş…
Medeni vahşet de, “Burası Hristiyanların sofrası. Biz kimseyi soframıza oturtmayız” demiş ve sofraya uzanan elleri kırmaya kalkmışlar ve kırmışlar da…
Katliamın sosyo-ekonomik şeması böyle…
Ticaretçi, siyasetçi ve imalatçı büyüklerimiz bu şemayı yatak odalarının duvarlarına asmalı ve hak sahiplerinin, yani ter dökenlerin, daha açıkçası işçilerinin haklarını hiç tırtıklamadan, çalmadan ve sahtekârlığa sapmadan teşekkürle kendilerine teslim etmeliler…
Türkiyeliler, gerçi Müslümandır ve şehirlerimizin de isimleri Müslümancadır. Düşeni de elinden tutup kaldırır. Amma, kaydı ihtiyaten, yine de öyle yapmalılar…
Sosyal patlama denilen hikâyeler pek boldur, şu kıçı kırık dünyamızda…


