Amerikan köftesi…
Kitaplarda okuruz da, bize masal gibi gelir. Eskiden, bu “eskinin” tarih olarak zamanı da pek belli değildir. Belki “Devr-i Saadet” günleridir. Bir ihtimal, “Devr-i Sultani” de olabilir. Gözü tok esnaf, eğer ufaktan da olsa, bir siftah yapmış ise, kendine yaklaşan müşterilerini hiç satış yapmamış komşularına gönderirmiş. Usul, örf, kültür ve terbiye böyle istermiş…
Tarih ilminde hocaların hocası Halil İnalcık, olaylara ekonomik yönlerinden bakılmasını tavsiye eder…
Düşmanlarımızın Çanakkale’yi zorladığı kanlı yıllarda memleketin lise derecesindeki okulları, iki yıl mezun vermemiş. Onların diploma yerine cephe tercihlerini, eğer günümüzün “bedel peşinde koşturanlarını,” Amerikan köftesine tutkunluk kerterizinden yorumlamaya kalkarsanız, “Fakirim Çanakkale şehitleri, boşu boşuna heba mı olmuşlar ” endişesine düşersiniz…
Oysa hâlâ yaşıyor olduklarından, şühedaya “öldü demek”, Allah tarafından yasaklıdır…
Amerikan kıymasından domuz katkılı köftenin yanında, Atlantik menşeli doymuş yağda kızartılmış GDO’lu patatesle birlikte sunulan, zararlı oluşundaki kesinlik kadar, helalliği de o nispette şüpheli olan, yabancıların tatlandırılmış renkli suyunu bugün beğenip zevklenerek içenler, Çanakkale Şehitlerinin günümüzdeki “Bedel peşinde koşuşturan” çocuklarıdır..
Acı amma, ne yaparsın ki, gerçek..
•
Atatürk daha yoktu bu dünyada. CHP kurulmamış, reformları da yapılmamıştı. Osmanlı yöneticilerimizden, Ali paşalar diye bilinen grup, Boğaz içindeki Said Halimpaşa Konağında İngilizlerle birlikte oturup bir anlaşma yapmışlar, “Devlet-i ebed müddet” kutsalımızı köleliğe götüren “Osmanlı İngiliz Ticaret Anlaşması” 1853…
Anlaşma, görüntüde iktisadi nitelikte olmasına rağmen, günümüzün Atatürk sevmezlerini, haklı-haksız öfkelendiren medeni kanuna giden yolu açan temel anahtar da, işte budur…
Türkler ve dolayısıyla Müslümanlar dükkânlarını kapatmışlar, fabrikalarında ocaklarını söndürmüşler ve yavaştan yavaşa Ege bölgesinin tarım ve ticaret ehli de, piyasadan çekilmiş.
Çünkü hayat için ne lazımsa, hem de pek ucuz olarak dışarıdan İngiltere’den geliyor…
Çiller’in başbakanlık yetkisiyle ortak pazara desteksiz katılarak yaptığı da, aynen böyle tahripkâr olmuştu.
Uyumayalım...
•
Alfabe değişikliği o zamanlar ortaya atılıyor. Parlamenter sistem ve demokrasi isteniliyor. İzmir’in adı çıkmış “Gâvur İzmir”e...
Ege bölgesindeki toprak sahibi Müslümanlar, arazilerini yerli ve yabancı gâvurlara devrederek, onların yanında ırgatlığa başlıyor. Yunan gelip İzmir’e el koyuncaya kadar, Atatürk’ün ne CHP’si vardı, ne de Cumhuriyet’i…
O kadar ve o kadar çürütülmüşüz ki, neslimizi, ahlakımızı ve kanımızın temizlenmesi ve varlığımızı güçlendirmek için Avrupa’dan damızlık erkek ithaline kadar istekler, teklifler ve gâvurluklar birbirlerini kovalamış, durmuş...
Epeyi zaman almış. Durum boylu boyunca batağa saplanınca, kader, Mustafa Kemal’in elini tutmuş. Halide Edip’ler onbaşı rütbesini kuşanarak milleti Sultanahmet’te toplayarak uyandırmış…
Sütçü İmamlar, bir yandan Tekalif-i Milliyeye katılanlar, yanarlı dönerli de olsa, efeler, cephelere yayılıvermiş. Polatlı’dan Sakarya’ya 22 gün sürmüş, Yunanı kıçına baktıra baktıra topraklarımızdan silip süpürmek için...
•
Cumhuriyet ilan edildiğinde, Atatürk, bir asırdır batılılaşmaya mayalanmış bir toplumla karşılaşıyor. Elbiselik kumaş biçilip kesilmiş ve bir tek dikişi kalmış.
O da, Cumhuriyet terzilerine kalmış..


