YUNAN MEZÂLİMİ-6

16 Haziran 2019 Pazar

Yunan Mezâliminde Yeni Bir Saha: Kıbrıs

"Önce şunu belirtelim ki; Kıbrıs Adası'nda Rumca konuşan ve ortodoks mezhebi'ne mensup olan yarım milyonluk kitle kaahir ekseriyetiyle grek yani Yunanlı değildir. Zira bu ada, tarihte bir gün bile onların idâresi altında yaşamış değildir. Denizci bir kavim olmaları dolayısıyla bir kısım Yunanlının da diğer adalarla birlikte buraya gelip yerleştiği muhakkaktır. Ancak bunun ekalli kalil (azın azı) olduğu muhakkaktır. Yerli halk çoğu Anadolu'dan ve Filistin havâlisinden göçmüş çeşitli kavimlerden oluşmaktadır. Irkı, sarahatle tayin edilebilecek olan tek unsur sadece 571 fetih hadisesi ve padişah fermanıyla buraya gelip yerleşmiş olan Türklerdir." S.377

“Diğer taraftan bugün Rum sayılan insanlarla Türkler arasında beşte bir nisbetinde görülen nüfus nisbetleri için de bir kaç gerçeğe işaret etmek lâzımdır:

1- İttihatçıların mübeşşiri olan Mithad Paşa ve avânesinin âmil olduğu ve büyük siyâset piri Sultan Abdülhamid Hân'ın taht'a henüz geçtiği bir zamana rastladığı için önliyemediği 'Doksanüç Harbi' denilen 1877-78 Türk-Rus Harbi'nde Ruslar, Yeşilköy’e gelip 'Ayastefanos Muâhedesi'ni murahhaslarımıza dikte ettirmişlerdi. Sultan Abdülhamid bu menhus muâhedeyi bertaraf edebilmek için o sıralarda Hindistan'a sahip olan İngilizler’le Türkistan'ı yutmuş bulunan Ruslar arasında mevcud çatışmadan istifade edip İngilizleri mâhirâne bir siyâsetle Rus emellerinin karşısına çıkarmış ve Ayastefanos'u iptâl eden 'Berlin Muâhedesi'ni gerçekleştirmişti. Bu maksadla İngilizler'e küçük bir tâviz vermek mevki ve mecburiyetinde kalan Sultan Abdülhamid zararın çoğunu azla defedebilmek için, Hindistan yolunun emniyyeti bakımından ehemmiyet arzeden Kıbrıs'ı 'her türlü hukuku şâhanesi bakî kalmak üzere' ve bir 'üss' olarak İngilizler'e vermek mecburiyetinde kalmıştı. İşte bu tarihten itibaren merhale merhale adadaki müslüman Türk unsurunun adayı boşaltması başlamış ve bugünkü durum bir kaç merhalede ortaya çıkmıştır." S.378

2- Sultan Abdülhamid Han Kıbrıs üzerinde İngilizlerle yaptığı andlaşma gereğince buradaki insanlar Türk tabiiyyetini muhâfaza edeceklerdi. Nitekim böyle oldu. Ve taa Lozan Muâhedenâmesi'nin tasdikine kadar da devam etti. Diğer taraftan Ruslar bizim 'Elviyeyi Selase' denilen başta Batum olmak üzere üç vilâyetimizi almışlardı ki, bunlar Türkiye' ye avdet ettiği anda İngilizler de mukabeleten Kıbrıs'ı geri verecekler ve o âna kadar bir Türk-Rus çarpışması ortaya çıkarsa bizim yanımızda yer alacaklardı.

İttihatçı sergerdeleri hesapsız kitapsız bir sûrette Birinci Cihan Harbi'ne girerek Almanlar'ın yanında yer alınca, İngilizleri muhâsım bir vaziyete gelmiş bulduk. Bundan dolayı, İngilizler 5 Kasım 1914 tarihinde Kıbrıs Adası'nı tek taraflı olarak ilhak ettiklerini ilân ettiler. Hiç şüphesiz Türk Hükümeti'nin bu ilhâkı tanımamasıyla durum muallakta kaldı. Fakat müslüman ahali bu İngiliz emr-i vakisinden rahatsız oldu ve Anadolu'ya vâki göç hareketi hızlandı.

1918 yılında Ruslar'la imzaladığımız 'Birestitovsk Muâhedesi'yle elviye-yi selâse bize avdet etmişse de İngilizler tahakkuk etmiş olan şart muvacehesinde Kıbrıs'ı geri vermiye yanaşmadılar. Çünkü kendileriyle henüz sûlh şartlarına ulaşılmamıştı. Bu durum Lozan Muâhedenâmesi'ne kadar aramızda münâzaalı ve muallâk kalmıştır.

3-Kıbrıs'ın murahhaslarımızca talep edildiğine dair Lozan zabıtlarında bir cümleye rastlanılmaz. Aksine muâhedenin 20. maddesinde İngilizler tarafından ilân olunmuş bulunan 5 Kasım 1914 tarihli ilhak kararının Türkiye tarafından tanındığı ifade edilmiştir. Ancak hata sâdece bu kadar olsaydı. Lozan Muâhedenâmesi' nin 21. maddesine göre ise Ada'da yaşayan insanların Türk tabiiyyetini kaybettikleri ve İngiliz tabiiyyetini kazandıkları hükmüne yer verilmiş, ancak dileyenler Türk tabiiyyetini tercih edebilmeleri için iki senelik bir müddet tanınmıştır. Ne hazindir ki, buna bir kayd-ı ihtirazî getirilmiş ve Türk tabiiyetini tercih edenlerin tercih haklarını kullandıkları tarihi takib eden oniki ay zarfında Türkiye'ye hicretleri mecburi kılınmıştır.” S.379

4- Türk hükümetleri Kıbrıs'taki Türk nüfûsunu bu sûretle azaltırken, akıl almaz bir gafletle Rum nüfusunun artmasına yardım etmişlerdir. Şöyle ki: İkinci Cihan Harbi esnasında açlık ve bombardımandan kaçan bilhassa Ege adalarındaki Rumlar'ın yüz binlercesi Ege sahillerimize sığınmış vaktiyle babalarının Anadolu dâhilinde işledikleri cinayetleri unutan merhametli milletimizce bunlar misafir edilmişlerdi. Mahallî belediyelerin ve Türk Kızılayı ile pek çok hayırsever insanımızın onlara yaptıkları iâşe ve ibâte yardımları (yedirip giydirme) o zaman mahallî gazetelerde pek çok kereler yer almıştı. Uzun süren harb boyunca Türkiye de gıda sıkıntısı çektiğinden bu Rumlar kendilerinin, sâkin ve Rumca konuşulan bir yer olması dolayısıyla Kıbrıs'a naklini rica etmişler, Türk hükümeti de, bunu kabul etmiş resmî nakil vâsıtalarıyla bunları Kıbrıs'a taşımıştır.

5- Alman Harbi nihâyetinde Rus tahrikiyle komünist Rumlar Yunanistan'da iç harb çıkarmışlardı. Amerika'nın diğer Doğu Avrupa ülkeleri gibi Yunanistan'ı da Ruslar'a peşkeş çekmek istememesi sebebiyle Yunan hükümetine âzamî yardımda bulunması neticesinde isyancı komünist Rumlar mağlup olmuş, kaçabilenler soluğu Kıbrıs'ta almışlardır. Bugün Kıbrıs'taki 'Akel Partisi'nde görülen aşırı sol temayül buradan kaynaklanmaktadır.

İşte bugün Kıbrıs'ta görülen Türk-Rum dengesizliğinin tarihi âmilleri bunlardır.

Fakat Yunanlılar'ın hak dâvâ edebilmeleri için nüfus ekseriyeti şart değildir. Batı Trakya bunun tipik bir misalidir. Onlar bir yeri dâvâ etmek için o derecede yüzsüz ve mantıksızdırlar ki, bunu anlamak için 'Megola İdea' denilen ütopik Yunan dâvâsına şöyle bir göz atmak kâfidir. S.381

'Türk hükümetleri bize zuhur eden birçok fırsatın zayi edilmesiyle pek çok toprak kaybına mâlolan 'Yurtta sûlh, cihanda sûlh' prensibiyle yürürlerken 1950'li yıllarda Kıbrıs'taki Rum tedhiş faaliyeti hızlanmış ve harekâtın başına daha evvelki misallerde görüldüğü gibi kara Cübbeli bir papaz geçmişti. Makarios!. Bunun tahrikiyle Rum isyan ve şekâveti Yunan hükümetiyle âhenkli bir süratte yeniden teşkilatlanmış ve 7 Mart 1953'te Makarios başkanlığında Atina'da yapılan müşterek bir toplantı sonunda menhûs 'EOKA Tedhiş Teşkilatı'nın kurulması gerçekleşirken Türk Hariciye Nâzırı Fuat Köprülü hâlâ eski pasif ve utanç verici siyaseti tezâhür ettiren şu cümleyi söylüyordu. "Bizim Kıbrıs diye bir dâvâmız yoktur!"

EOKA Tedhiş Teşkilâtı'nın başına getirilen muvazzaf Yunan subayı Grivas 9 Kasım 1954'te gizlice Kıbrıs Adası'na çıkarak kısa zamanda muntazam bir ordu gibi teşkilâtını tamamladı. Bu teşkilata PEON adlı bir de silâhlı gençlik yan kuruluşunu ekledi. Bu teşkilâta gönüllü sivil insanlar görünümü ile binlerce Yunan subayının kılık değiştirip katılmasıyla âdetâ muntazam bir ordu ortaya çıktı. .

Teşkilâtın tamamlanmasıyla harekete geçen EOKA, 21 Haziran 1955'ten itibaren Türk köylerine saldırmak, âni baskınlarla tehlikeli gördükleri Türkler’i öldürmek, kadın, ihtiyar ve çocuk gibi müdâfaasız insanları feci bir süratte katliam ederek Türk topluluğuna dehşet salmaya ve onların Ada'dan hicretlerini sağlamaya yöneldiler. Bu süratle binlerce Türk'ün katliam edilmesi beklenen korkuyu husûle getirmiş, Türkler Rumlar’la birlikte yaşadıkları 33 köyü boşaltarak daha emniyetle yaşayabilecekleri mıntıkalara göç etmişlerdi." S.386

"İşte bu tarihlerde Dünya ve onunla birlikte Türk umûmî efkârı ve bazı Türk gazetelerinde Rum şekâvetinden rahatsız olarak bunları dile getirmesi neticesinde Türk hükümeti müstakbel bir seçimde alacağı reylere te'sir edeceği cihetle Kıbrıs mes'elesiyle alâkadar olmaya başladı. Bunun neticesi 11 Şubat 1959 tarihinde Zürih'te Türkiye, Yunanistan ve İngiltere masaya oturmuş ve belli esaslar dâhilinde anlaşmışlardı. Bu esasların gereği olarak 19 Şubat 1959'da imzalanan Londra Andlaşması ile de Kıbrıs'ta eşit haklara sâhip iki topluluktan teşekkül eden bir 'Kıbrıs Cumhuriyeti' kurulmuş ve bunun için anlaşmayı imza eden her üç devletin de garantörlüğü kabul edilmiştir. Ada'da Türk ve Rum topluluklarının sayılarına paralel cüz'i miktarda Türk ve Yunan askerlerinin bulunması da kabul edilen esaslar arasındaydı.” S.388

"Türk hükümeti 8-9 Ağustos 1964 tarihinde Kıbrıs'ın Erenköy bölgesinde Rum Millî Muhafız Ordusu ile Yunan Askerleri tarafından kuşatılmış olan masum Türkleri kurtarmak maksadıyla kısmî bir bombalama hareketine girişmiştir. Bu kısmî bombardıman ve alçak uçuşla gerçekleşen ihtar uçuşları Türk kanına susamış Rumları durdurmaya kâfi gelmemişse de Rum idarecileri arasında ciddî bir görüş ayrılığına sebep olmuştur. Şöyle ki: Türkiye'nin bu gidişle sabrının taşacağı ve Londra Andlaşmasıyla elde ettiği garantörlük hakkını kullanarak Kıbrıs'a müdahale edebileceği ihtimâlini düşünen Makarios'la tedhiş teşkilâtı lideri Grivas ve Sampson arasında ciddî bir görüş ayrılığı belirdi. Sampson ve beraberindekiler tedhişe daha fazla devam ederek Türk halkını en kısa zamanda katliam ederek veya Ada'dan kaçırarak tamâmen yok etmek ve bu sûretle Enosis'i gerçekleştirmek isterken Makarios bir Türk müdahalesine mahal vermemek için bu işin daha uzun bir zaman içinde yavaş yavaş ve daha çok Ada'daki Türkler'i tedirgin edip kaçırmak suretiyle gerçekleşmesine taraftar bulunuyordu.

Bu görüş ayrılığı tahrikiyle ve Yunanistan'da iş başındaki delifişek askerî cuntanın da tahrikiyle 15 Temmuz 1974 sabahı Makarios Millî Muhafız Ordusu tarafından başlatılan bir darbe harekâtına mâruz kalmıştı. Yunan Cuntasının da desteği ile gerçekleşen bu darbenin hedefi eşit haklara sahip iki topluluğa istinad eden Kıbrıs Cumhuriyeti'ni derhâl yok ederek Ada'yı Yunanistan'ı bağlamaktı. Tanklar, top ve sâir ağır silâhların kullanılması sûretiyle gerçekleşen bu darbe üç gün boyunca Ada'da kan gövdeyi götürürcesine bir Türk katliamına yol açmıştır. Diğer taraftan güçlükle canını kurtarabilmek üzere kaçan Makarios'un yerine Nikos Sampson geçip oturmuştur.

Garantör durumunda bulunan Türkiye bu duruma mâni olmak için başta İngiltere olmak üzere diğer garantörlere karşı giriştiği diplomatik faaliyetten netice alamayınca 20 Temmuz 1974‘te 'Kıbrıs Barış Harekâtı'nı yapmaya ve bu emrivâkiyi bertaraf etmeye mecbur kalmıştı. Adına Barış harekâtı denilmiş olsa da Türkiye için 1774 tarihli Kaynarca Muâhedesi'nden buyana kaybedegeldiği hâlis vatan topraklarından bir avucunu da olsa geriye almak manâsını taşıyan bu harekâtın fevkalade mühim olan siyâsî ve askerî vechesi üzerinde durmak mevzuumuz hâricidir. Ancak şu kadarını söyliyelim ki, bu 'Yurtta sûlh cihanda sûlh' prensibinin geçersizliğini ispatlayan ve Türk ordusuyla Türk hâriciyesinde yarım yüzyıldan beri an'aneleşmiş bulunan aşağılık bir teslimiyet siyâsetinin terki demektir. Bu vasfı ile de Türk tanhinde bir dönüm noktası teşkil edecektir." S.390

"İşte aziz okuyucu! Sana elimizin altındaki binlerce misalden birkaç tanesini sunmakla anlatmak istediğimiz gerçek şudur:

Kıbrıs'ta cereyan eden Rum vahşeti 1920'lerde Yunan askerlerinin Anadolu'da yaptıklarının aynıdır. Aynı usûllerle kadın, çocuk ve ihtiyarları öldürerek etrafa dehşet salmak, ırza geçmek, mal ve mülkü tahrip edip yağmalamak...

Ruh ise aynıdır. Yunan, hep o cânî ve sadist ruha sâhip olmuş ve eline fırsat geçtikçe Türk kanına susamışlığın en aldatmaz delillerini sergilemiştir.

Allah onlara bir daha fırsat vermesin!

Lâkin bu fâciaların tekerrürüne mâni olacak sebep aslâ Rumlar'ın ıslâh-ı nefs etmeleri olmayacaktır! Bu ancak ve ahcak, senin tarih şuuruyla mücehhez olarak ecdâdının yoluna dönebilmenle mümkündür!

Sen, düşmanı gölgenden korkutacak bir satvete ulaşmadıkca değişmeyip hep aynı kalan düşman fırsat bulursa aynı zulümleri tekrarlamaktan aslâ ictinâb etmiyecektir!

Bu demektir ki, gelecek nesillerin hayat ve memâtı, huzur ve sükûnu ile bekâsı senin çalışmana, tarihinin emrettiği gibi imân şuuruyla yeniden şahlanmana bağlıdır!” S.398

5 Mayıs 2019 günü Hakk’ın rahmetine kavuşan Kadir Mısıroğlu tarafından 1966 yılında kaleme alınan ve okuyucuların mahiyeti hakkında kanaat oluşturmasına fazlasıyla yetecek miktarda alıntı yaptığımız Yunan Mezâlimi isimli eser, unutturulmaya çalışılan ve akla hayele sığmayan cinayet ve zulümleri tekrar kamuoyunun gündemine taşımıştır.

İbretlik olansa yıllarca bizlere Türk-Yunan dostluğu üzerine telkinlerde bulunan, belki onlarca dizi ve de filmde Türk-Yunan dostluğu temasını işleyen çevrelerin, rahmetli Kadir Mısıroğlu’na “Yunan Dostu” iftirasını atabilmiş olmalarıdır.

Bu vesileyle Kadir Mısıroğlu’na Allah’tan rahmet, camiamıza ve ailesine sabr-ı cemil dileriz.

Günün Özeti

YORUM YAZ

  • takiitakii1 ay önce
    GÜZEL YAZMIŞSIN AMMA ANNAN PLANINI KİMLER KABUL ETTİ KİMLER KABUL ETMEDİ ONU DA YAZ
  • AliAli1 ay önce
    Rauf Denktaş in Kibrista islami bir oluşum diye bir derdi olmadi bildiğim kadariyla. Çocuklari da mal derdinde yok olup gittiler.
  • AhmetAhmet1 ay önce
    yunanı kim tutuyorsa ALLAHIN LANETİ ÜZERİNE OLSUN ,CEHENDEMDE ATEŞİ BOL OLSUN.
  • Doğrudur da;Doğrudur da;1 ay önce
    Şu an küfür içinde kıvranan Kıbrıslı Türkler; vakt-i zamanında rumlar tarafından kendilerine yapılan mezalimi bize unutturdu artık!

Günün Özeti