Oruç kalkandır
Oruç kalkandır
ABDULLAH YILDIZ
“Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı; gerekir ki sakınasınız…” (Bakara, 2/183) ayetini bazı tefsir âlimlerimiz şöyle anlamışlardır: “Oruç sayesinde nefsinize ve şehvetlerinize hâkim olma alışkanlığını elde ederek günahlardan, tehlikelerden sakınıp takva mertebesine erebilesiniz. Çünkü oruç, şehveti kırar, nefsin heveslerini mağlup eder; azgınlıktan, kötülükten meneder, dünyanın adi lezzetlerini, makam ve yükselme davalarını küçük gösterir, hayatın (gerçek) lezzetini tattırır, kalbin Allah’a bağlılığını artırır, ona bir meleklik zevki ve saflığı bahşeder…
Oruç tutmayan sabretmesini bilmez, nefsini normal şekilde kullanma yollarını gözetmez. Hele refah içinde yaşayanlar, hiç oruç tutmazlarsa, bütün hürriyetlerini şehevi arzularına kaptırırlar. Şunun bunun ırzına ve malına tecavüzden kendilerini alamazlar, haram helâl seçmezler. Hatta vicdanları da istemeye, istemeye rezaletlere atılırlar. Nihayet nefislerine de zulmederler, kendilerini akıl ve vicdanın, din ve imanın aksine telef ederler… Böyle şehvet esiri olanlar, o kadar sabırsız ve o kadar açgözlü olurlar ki, bir gün aç kalmakla hemen ölüvereceğiz zannederler… Halbuki oruç gerek fert ve gerekse toplum açısından büyük bir ruh terbiyesini içerdiği gibi, aynı zamanda midenin ve bedenin dinlenmesiyle sıhhî ve tıbbî vücuda ait birtakım faydaları bulunan bir beden eğitimini de içine almaktadır.”
Oruç, “Kesinlikle sizleri biraz korku ve biraz açlıkla imtihan edeceğiz…” (Bakara, 2/155) ayetinde işaret buyrulan “biraz açlık”tan bir hissedir ki, bu sayede uzun uzadıya ahiret açlıklarının önüne geçilecek ve büyük sabır müjdelerine erişilecektir.
İnsanlık tarihinde öyle zamanlar olur ki, günlerce açlığa dayanmayı alışkanlık haline getirebilecek bir beden terbiyesinin, hayatın ayrılmaz parçalarından birisi olduğu takdir edilir.
Bu cümleden olarak, büyük savaş devirlerinde böyle bir melekenin gerekli olduğu daima hissedile gelmiştir. Bu bakımdan “Oruç, ateşten koruyan bir kalkandır.” hadis-i şerifi buyrulmuştur (Buhari, Savm 2; Nesai, Sıyâm 43; İbn Mâce, Sıyâm 1, Zühd 22, Fiten 12).
Orucun bu şekilde bedene kuvvet, dayanıklılık, nefsin arzularına ölçü bahşeden birtakım ruhî ve bedenî faydaları; hayatın ve insanlığın tadını tattıran ve fakirlerin hallerini hissettiren, sosyal ve ahlâkî yönden güzel menfaatleri bulunmakla beraber bunların hepsi birer fayda olup, vacip (farz) oluşunun sebebi ve hikmeti değildirler. Orucun vacip/farz oluşunun asıl hikmeti, Allah’ın emrine boyun eğmekle kulluk zevkini tatmak; ruhu, riyâ eserlerinden temizleyerek kuvvet ve ihlası artırmak ve kendini bizzat Allah’ın korumasına teslim etmek için nefisle cihad etmektir.
Nitekim Cenâb-ı Allah, bir kudsî hadiste “Oruç benim içindir. Onun mükafatını ancak ben veririm.” buyurmuştur (Buhari, Savm 9; Müslim, Sıyâm 160,162,164; Tirmizi, Sıyâm 54; Nesai, Siyâm 41; İbn Mâce, Edeb 58, Sıyam 1; Muvatta, Sıyâm 58; Ahmed b. Hanbel, I/446, II/232,234).
Böylece “gerekir ki sakınasınız” ifadesi, orucun hikmet ve faydalarını, sebep ve maksatlarını bütün genişliğiyle ifade eden ilâhî bir beyandır ki hepsini maddî, manevî, din ve dünyaya ait maksatları içine alan “ittikâ (sakınma)” özelliğinde toplamıştır (Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili).
“Orucun hikmet-i meşruiyeti pek açıktır. Oruç ilahi bir emirdir. Her ilahi emir ise nice hikmetleri, faydaları cemidir. Oruç da dini, ahlaki, içtimai, sıhhi birçok faydaları ve meziyetleri içerir. Oruç tutan bir kişi Mabûdi Kerim’inin emrine uymuş olacağından bu sebeple bir nice ilâhî bağışa mazhar olur. Bundan başka nefsine hâkim olmuş, muvakkat bir mahrumiyete katlanmış, hayatın muhtelif cereyanlarına karşı mukavemet edebilecek bir vaziyet almış bulunur.
Oruç tutan bir kişide rikkat ve merhamet duyguları tecelli eder. Fakirlerin, yoksulların hallerini düşünür, kendisinde bir rikkati kalp, bir hissi insaniyet zuhura gelir. Oruç tutan bir kişi, muvakkat bir mahrumiyete katlanır, bunun neticesinde nail bulunmuş olduğu nimetlerin kadrini daha iyi anlar, kalbinde daha ziyade hissi şükran parlamaya başlar; sair dinî vazifelerini de bir şevk ile ifaya çalışır durur (Ömer Nasuhi Bilmen, “Kur’ân-ı Kerim’in Türkçe Meali Âlisi ve Tefsiri”).”