THY - İmaj

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ve Pragmatizm

14 Haziran 2018 Perşembe

CHP’nin Cumhurbaşkanı Adayı Muharrem İnce, Cuma namazını Hacı Bayram Camii’nde kıldıktan sonra 24 Haziran seçimlerinin startını Ankara’da 1. Meclis önünde verdi.

Oysa belli bir yaşın üzerinde olan hemen herkesin bildiği gibi bu memlekette müslümanların en tabî hak ve istekleri dahi laiklik bahane edilerek yok sayılmış, siyasiler tarafından milletin değerlerini dikkate alan açıklama ya da uygulamalar ise "dini siyasete alet etmek"(!) gerekçesiyle mahkum edilmişti.

İçinde bulunduğumuz hali:

Özyurdunda garipsin.

Öz vatanında parya.

dizeleri özetliyordu.

İçimizde  yetişen bu zihniyet, nasıl oldu da kendi insanına ve değerlerine bu kadar yabancılaşmıştı?

İdris Küçükömer'e kulak verelim:

"Osmanlı ve Cumhuriyet(te) Batıcı-laik bürokrat gruba, subayların büyükçe bir kısmını katmak gerekir. Fakat söz konusu subaylar, aydın denilen bürokratlar olarak, emperyalizmin ekonomideki etkilerini, hem de bütün sanayinin tasfiyesi ve işsizlik ile sonuçlanan süreci anlamak olanağını bulamadılar. İşte bundan dolayı, adına kendilerinin devrim ya da reform dedikleri hareketlerinde halk ile gerçek organik bir bağlantıyı sağlayamadılar.

Halkının katılabileceği bir biçimde gelişmeyen devrim ya da reform hareketi, yalnızlığa, soyutlanmaya, hatta bunların sonucu olarak yapılan bürokratik zorlamalarla, halka karşı düşmeye mahkum oluyordu. 

Tanzimat ve Meşrutiyet bürokratı (subayların büyükçe bir kısmını katmak gerekir), politikadaki kısmi otonomisine dayanarak emperyalizmin emirleriyle paralel düşen talihsiz rolü oynamıştı. Böylece imparatorluğun dağılmasına, yerli sanat ve sanayinin (olan kadarıyla) tasfiyesine (aslında üretim güçleri tasfiyesine) sebep olmuştu. Bu yoldan kendi kabuğuna çekilmek zorunda kalan halkı karşısında bulmuştu. Bürokratlar, meşrutiyet hareketleriyle laik devlete gitmek (yani padişahın teokratik egemenliğini sınırlamak) isteyince, padişahı ve ulemayı daha fazla karşısında bulmuştu. Ayrıca toprak egemenliği ile politik güce sahip olmak isteyen âyan ile de zaman zaman karşıt düşmüştü. Bu, sınıfsız, hatta büyük ölçüde halksız bir yoldan devleti kurtarmak isteyen, ya da 'medeni toplum' kurma gibi bir iddiayı taşıyan hareketti.

Batıcı bürokratlar, Batı kurumlarını almaya çalışırken, bir yandan yerli üretim güçlerinin tasfiye edilmesinde talihsiz tarihî rolünü oynuyordu. Böylece bu güçlerin sahiplerinin karşısına çıkmış oluyordu. Fakat öte yandan da emperyalizm Osmanlı ülkelerini boyunduruğu altına alırken, aynı Batıcı bürokratlar, Batı kapitalist sınıfların en azından paraleline, onların yerli ortakları haline düşmüş bulunuyorlardı.

Osmanlı İmparatorluğu’nun nihai yıkılışında İttihatçı bürokrat azınlık, tarihî ve büyük ölçüde kaçınılamaz rollerini oynamıştı. Onların ileri gelenleri dışarı kaçmış, Abdülhamid’in söylediği sonuca gelinmiş, Anadolu dahi istilaya uğramıştı.

Yabancı istiladan Kurtuluş Savaşı içinde, bürokratların, büyük toprak sahibi âyan kalıntısının ya da eşrafın bir kısmı ile geçici, fakat apaçık bir işbirliği vardı. 

CHP lideri İsmet İnönü’nün sık sık dergi ve gazetelerde, gerekli görüldüğünde, tekrar ve tekrar yayımlanan hatıralarında gördüğümüz bazı kısımlara burada değinmek gerekiyor:

‘İkinci İnönü Savaşları sırasında Bursa’dan geriye doğru göçen ve içinde subay ve ailelerinin bulunduğu bir kafileye rastlanır. İsmet İnönü şöyle diyor hatıratında:

'Kafileyi durdurdum. Subayları bir kenara topladım. İçinde bulunduğumuz vaziyeti bilesiniz. Bundan başka, subay olarak da yerinizi bilmelisiniz.

Padişah düşmanınızdır. Yedi düvel düşmanınızdır. Bana bakın, dedim. Kimse işitmesin millet düşmanınızdır." (Ulus, 17 Mayıs 1968)

Cumhuriyet’in ilanı ve halifeliğin kaldırılışı da küçük bir azınlık kararıyla olmuştu. Nitekim 29 Ekim 1968 tarihli Cumhuriyet gazetesinde İnönü, Cumhuriyet’in nasıl ilan edildiğini açıklamaktadır. Bilindiği gibi Anadolu’nun ilk meclisi için yapılan seçimin, 1908 Meşrutiyet seçimi gibi, baskısız yapıldığı kabul edilmektedir. İşte bu meclisteki mebuslar, Anadolu’nun temsilcileriydi. Fakat Cumhuriyet’e şiddetle karşıydılar. Söz konusu hatıralara göre, küçük bir azınlık, aldığı kararı, ekseriyete rağmen kendine has usullerle kabul ettirmişti." (İdris Küçükömer, Düzenin Yabancılaşması, Profil Yay, İst 2012, S.96-101)

Tamer Korkmaz 2008 yılında bu hatırayı gündeme getirdiğinde Muharrem İnce’nin tepkisini çekmişti. Tamer Korkmaz, İsmet İnönü’nün hatıratının yayın hakkını Bilgi Yayınevi’ne verenin  İnönü Vakfı olduğunu, ilk baskısı 1985’te yapılan hatıratın  elinde olan 2009 baskısında ilgili kısmın sansürlendiğini ve ifadelerin kaynağını verdikten sonra bir başka önemli ayrıntıya dikkat çekiyordu:  

"Gençliğinde, İsmet İnönü’nün kadrosunda bir nevi staj yapmış olan 27 Mayıs Darbesi’nin Sevdalısı Yalçın Küçük…

İsmet Paşasının 'Bu millet düşmanınızdır' sözleri için 2010’da Ulusal Kanal ekranında 'o hatıratın söz konusu kısmını okuduktan hemen sonra' aynen şöyle demişti: 'İsmet Paşa’nın bu sözleri bizim amentümüzdü! 60’lı yıllarda biz böyle yetiştik. Halk düşmanınızdır!" (Tamer Korkmaz, Muharrem hiç durma; on yıl sonra da bu yazıya saydır!Yeni Şafak, 9 Mayıs 2018)

Millet nazarında geçerli bir karşılığının olmadığını, bilen bu zihniyet, milleti hemen her zaman hor gördü.

Sosyal evrimini tamamlayamayan millet adına düşünüp karar vermek gerekiyordu.(!)

 Kararlar, "halka rağmen halk için" alındı.

Ancak 1946 yılına gelindiğinde zamanın şartları gereğince, halkın karşısına çıkmak zorunda kaldılar.

Yöntem evlere şenlikti: Açık oy, gizli tasnif...

Sonra millet ilk fırsatta "Yeter Söz Milletin" deyince, "Ordu Millet Elele" sloganları eşliğinde 27 Mayıs gerçekleşti.

Kimi zaman "bidon kafalı" kimi zaman "göbeğini kaşıyan adam" diye hakir gördükleri millet, kimi iktidara getireceğini değil de kimi iktidardan uzak tutacağını yaşadığı çok acı tecrübeler neticesinde  öğreneli uzun zaman olmuştu.

Yaşadığımız totaliter bürokrasiydi:

"1921 ve 1924 Anayasaları gerçek anlamda ‘sivil anayasa’ değildir. Çünkü olağanüstü şartlarda hazırlanmış ve Büyük Millet Meclisi’nin belirlediği  'nisab miktarları' dikkate alınmadan değiştirilmiştir. Diğer yandan bugün devletin kuruluş felsefesini ifâde ettiği söylenen  'Türkiye Cumhuriyeti demokratik, lâik, sosyal, hukuk devletidir'  hükmü, tarihi süreç  içinde  (askeri  darbe  dönemlerinde)  adım  adım  Anayasa’ya yerleştirilmiştir. Kuruluş yıllarında ‘devrimci-otoriter’ keyfiyete göre dizayn edilen devlet,  27 Mayıs 1960 askeri ihtilâlinden sonra ‘bürokratik-totaliter’ bir karektere hâiz kılınmıştır. Son Anayasa’da (1982) vesâyet rejimini korumak niyetiyle ‘değiştirilemez, hatta değiştirilmesi dahi teklif edilemez’ bazı maddelere yer verildiğini gizlemenin bir anlamı yoktur. Son yıllarda ‘kuvvetler ayrılığı’ ilkesine dayandığı ve ‘özgürlükçü’ olduğu iddia edilen  1961 Anayasası,  ‘İkinci Cumhuriyet Teorisini’  ortaya atan darbeciler tarafından yürürlüğe konulan bir anayasadır.  1982 Anayasa’sı da  ‘askeri darbe' döneminde (12 Eylül) hazırlanmış ve yürürlüğe konulmuştur. Kısacası  Türkiye (...) olağanüstü şartların dayattığı ‘Anayasa  Hukuku’ ile yönetilmektedir."  (Yusuf Kerimoğlu, Devlet ve Siyaset, Ank. 2017, S.183)

27 Mayıs 1960 askeri ihtilâlinden sonra, devleti  ‘bürokratik-totaliter’ bir karektere hâiz kılan, "kimse duymasın millet düşmanımızdır" zihniyetini tanımadan söylenen her söz eksik kalacaktır.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, 27 Mayıs'ta kurulan, 12 Eylül'de tahkim edilen bürokratik oligarşinin uykularını kaçırmaktadır.

Millet ve değerleriyle mücadeleyi varlık sebebi olarak görenlerin eski söylemleriyle iktidar yüzü göremeyeceklerini en başta kendileri farketmiştir.

Bu durumda ya eskiden olduğu gibi, "ordu millet elele" sloganlarıyla orduyu göreve çağıracaklar ya da  seçim kampanyaları boyunca büyük çoğunluğu müslüman olan halka sempatik görünmenin yollarını aramak zorunda kalacaklardır.

Şimdi İdris Küçükömer'i yeniden hatırlamanın tam sırasıdır:

Zira bu zihniyetin en mümeyyiz vasıflarından birisi de Pragmatist olmasıdır.

O zihniyetin antiemperyalist(!) söylemleri pragmatizm çerçevesinde değerlendirilmeli ve   “Paradigmanın İflası”dikkatlice tahlil edilmelidir.

Zira tarih aynıyla tekerrür etmektedir. 

Dün küresel sermayenin istekleri çerçevesinde dizayn olanlar, bugün de farklı bir fotoğraf vermekten uzaktırlar.

Büyük fotoğrafı unutup, çoğu bürokrasiden kaynaklanan ve büyük fotoğrafın yanında küçük kalan ayrıntılara mahkûm olanların, dedelerinin Sultan Abdülhamid karşısında takındıkları ve sonrasında uzun yıllar sürecek pişmanlıklarından ders çıkarmalarında zaruret vardır.

YORUM YAZ

  • bozerenbozeren10 gün önce
    Çok güzel bir yazı. Teşekkür ederim.