--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Tarihten Bugüne Çılgın Türklerin Hazin Evrimi

Ali Osman Aydın
Ali Osman Aydın

"Tunus Beyi Ahmet... Bugünün o gülünç Türk modasına uyarak giyinmişti. Bu moda, iki Fransız'ın Sultan İkinci Mahmud'u uygarlığın pantolon ve redingot  giyinmek olduğuna inandırdıkları günden beri bütün Osmanlı Devletine yayıldı...
Böylece yiğit Türkler an'ânevî (geleneksel) elbiselerini, insan elbiselerinin bu en güzel ve en gösterişlisini bir kenara attılar ve bizim elbiselerimizi taklit etmeye başladılar. Türklerin bizden fazla bir şeyleri, güzellikleri vardı; biz onlara çirkinliğimizi vermeyi başardık. Bizim uygarlık taslayan bilgiçlerimiz ise buna ilerlemek adını veriyorlar."(Victor Hugo)

3-6 Nisan’da Fransa’nın Cannes şehrinde “Mip TV”, yani, Dünyanın en büyük TV içerik fuarı düzenlendi. Türk dizileri bu fuarla bir kez daha dünya pazarında görücüye çıktılar.

Bilindiği üzere uzun süredir Türkiye’de imal edilen diziler Balkanlar, Ortadoğu başta olmak üzere Kuzey Afrika ve Latin Amerika ülkelerini içine alan geniş bir hinterlantta gösteriliyor.

Bu durumu;

TV üzerine yazanlar başarı,

ihracat grafiklerini dikkate alan hükümet kazanç,

Turizmciler ise “Reklamın iyisi kötüsü olmaz.” düsturundan hareketle “Yuppi!” şeklinde değerlendiriyorlar.

Rakamlara ve lanse edilenlere bakılırsa Türkiye bu işten yılda 250 milyon dolar kazanıyor, Boğazı ve canım yalıları görmek için turistler ülkeye akın ediyorlar.

Gelgelelim manzara hiç de lanse edildiği kadar hoş değil. Dizilerimiz çoğunluğu gelişmekte olan ekonomilere sahip, az çok sosyolojik olarak benzediğimiz ülkelerde gösteriliyor gösterilmesine ama, bu başarı Türkiye’nin kimliksel değerlerine nispet edildiğinde acaba ortaya nasıl bir tablo çıkıyor? 

Şüphesiz yerli üretim diziler dünya standartlarında bir teknolojiyle kotarılıyorlar. Dahası hikaye anlatma konusunda çıta git gide yükseliyor.

Biçimsel olarak yükselen bir grafik izleyen dizilerin başarısını içerikleri için de söylemek mümkün mü? Elbette hayır. Zaten sorun da burada başlıyor ve biz sanattan anlamaz yobazlar da işte tam burada devreye giriyoruz. Sıkı durun…

DİZİLERİMİZ VE AVRUPA TARİHİ AYNI EFSANEYİ DİLLENDİRİYORLAR!

Bütün orta ve yeni çağ boyunca Grand Turco yani “Büyük Türk” tanımlaması korku, gıpta başta olmak üzere dehşet ve hayranlık içeren pek çok duygunun ifadesi olarak kullanılıyordu.  Türkler Hristiyan Avrupa toplumunda ahlaki, sosyolojik ve dini açıdan doğru ve iyi kabul edilen her şeyin zıddını temsil ediyorlardı. Ya da temsil ettiklerine dair bir algı oluşturulmaya çalışılıyordu…

Türkler için bir on altıncı  yüzyıl yazarı olan Paolo Giovio :

“Vahşi yırtıcı bir ayı gibi,

Şimdi mağarasında yalnızca,

Bizi yok etmenin yollarını arıyor.”

Yani korku ve dehşet büyüktü ama nedeni gayet açıktı.

Aynı yüzyılın parlak yazarlarından Andres Laguna, Discurso de Europa adlı eserinde nefretin psikolojik arka planını şöyle özetliyordu:

“Nerede şimdi Edirne’m? Nerede, sorarım Gelibolu’m ? Filibe’m? Nerede o kendisi için yeterince ağlanmayan İstanbul’um? Nerede Selanik şehrim? Belgrad? Draç? Limni ve Midilli? Nerede o çiçekler açan Rodos? Nerede Trabzon imparatorluğum?” 

Görüldüğü gibi nefret ve dehşetin arkasında Tsunami dalgaları gibi Avrupa içlerine ilerleyen muazzam Türk gücü vardı. Avrupa Hristiyanlığının kadim şehirleri bir bir el değiştiriyor ve Avrupa haritası her yıl önlenemeyen müthiş bir değişime uğruyordu.

Bu fetihlerin Avrupa’nın zayıflık ve korkaklığından kaynaklandığı düşünüldüğü için Türkler fırsatçı olarak görülüyorlardı.

“Savaş hiledir.” düsturuyla hareket eden Türkleri Adelardo Lopez de Ayala bir repliğinde “Bana güvenmemesi büyük hakaret, ben Türk müyüm ki!” diyerek eleştiriyordu.

Türk imgesi kendisinden her cüretkarlığın beklendiği gizemli bir figürdü.

Bir çok Avrupalıya göre Turco adı “işkence ve acı çektirme “anlamına geliyordu.

Türkler kötülük, şiddet ve özellikle yağmacılıkla özdeşleştiriliyorlardı.

1532’de yayımlanan “Kur’an Karşıtı” isimli kitapta Türkler:

İnançsız, kanunsuz, kibirli, barbar, şehvetli, hayvani, hırsız, gaddar, sanattan ve dürüst bir hayat düzeninden uzak, Tanrı korkusu olmayan, edebiyattan ve bilimden yoksun insanlardır; kan ve savaş dostudurlar.” şeklinde tasvir ediliyorlardı.

Bir başkası “Bunlar alt tabakadan insanlardır, çalıp çırparak ve başkasına kötü davranarak yaşarlar.” diye öfkesini kusuyordu.

Dönem Avrupalısı bahsettiğimiz sosyolojiden dolayı zayıflıklarını Türk korkusuyla kamufle etmeye çalışarak baş edemediği ve alttan alta da hayranlık beslediği bu düşmanı karalamaya çalışıyordu. Bu karalayıcı dil her zaman var olmuştu ancak Busbecq gibi daha objektif analiz yapan insanlar da çıkmıştı. Busbecq bizzat kendi tanıklıklarından yola çıkarak  Türklerin neden yenilemeyeceklerini, sahip oldukları meziyetleri, onları başarıya taşıyan prensipleri bir bir dile getiriyordu. Böylelikle, panik uyandıran Türk imgesinin karşısında köhnemiş Avrupalı tipinin hiçbir şansa sahip olamayacağının altını çiziyordu. 

Bu işin tarihi yönü ve meraklıları için arşivler yığınla malumatla dolu. Bizim bunlara değinme nedenimiz uzun bir tarihi geçmişte ortaya çıkmış bu Türk imgesine karşılık yeni dönem dizilerinin dünyada oluşturduğu Türk imgesinin neye hizmet ettiğini anlamak.

DÜNYA, TÜRKLERİ TÜRK DİZİLERİ ÜZERİNDEN KEŞFEDİYOR

Söylemesi bile ürpertici ama, gerçek bu! Posta yazarı Mesut Yar: “Kırgın Çiçekler ile ağlayan yüzümüzü, Diriliş Ertuğrul, Muhteşem Yüzyıl ya da Vatanım Sensin ile (bir parça fantastikleştirilmiş) tarihimizi, Cesur ve Güzel ile alımlı yüzlerimizi, Fi ile derin cemiyet hayatımızı, İstanbullu Gelin, Aşk ve Mavi ya da Çoban Yıldızı ile feodal yapımızı, şiddetimizi, aşkımızı, öfkemizi, entrikamızı, zenginlik ve fukaralığımızı dünyaya resmediyoruz...”diyerek konuya yaklaşıyor.

Ancak bu yaklaşım bariz bir çarpıtma, tuhaf bir yüzeysellik içeriyor.

Avusturya, İspanya, Rusya, Çin, Hırvatistan gibi ülkelerin Türk dizilerine gösterdiği reaksiyonu anlarız. Çünkü onlar öteden beri duydukları barbar, yağmacı, güvenilmez, düzen tanımaz Türk mitinden kastın işte bu dizilerdeki insan olduğu konusunda zaten tereddüt etmeyeceklerdir. 

Ama bir de şöyle düşünün…

Endonezya’da yaşayan birisiniz  ve Açe’ye 2. Selim zamanında yapılan Osmanlı yardımı sizi Türkiye’ye de Türklere de fazlasıyla ısındırmış. Ancak aynı Türklerin torunları tarafından yapılmış ama  RTÜK tarafından tecavüz ve cinsel içerik dolayısıyla uyarı cezaları almış “Bir Bulut Olsam” dizisini izliyorsunuz.

Ya da ensest güzellemesi içeren “Aşkı Memnu” yu izleyen Hindukuş dağlarında bir Afgan ya da Pakistan köylüsünü düşünün. Osmanlı’ya onca başbakanlar kazandırmış bir Travniklinin teşhir şampiyonu “Cesur ve Güzel”i izlediğini…

 Bulgar çiftçilerini, kastlar altında inleyen yoksul Hindistanlıları, Kolombiya’nın dar ve tekinsiz sokaklarında ter içinde izlenen “Sayko Ağalı, Baranlı” dizilerimizi düşünün…

“Her gün onunla uyuyacak ama benim bebeğimi taşıyacaksın. Değilse kocanı öldürürüm.” repliğini duyan bir İsveçlinin sosyolojimize dair neler düşüneceğini…

 “En yakın arkadaşımın kocasına aşık olmam benim suçum mu?” repliğini duyan Tayvanlının  sosyo-psikolojimize ilişkin hangi çıkarımlarda bulunacağını.

 Pek çok dizide yinelenen, reddedildiğinde çözümü tecavüzde bulan Türk erkeği tipinin orta sınıftan bir Letonyalıya neler anlatacağını.

“Geyşa”ları aratmayan kadın karakterlerle dolu dizileri üretenlerle Ertuğrul Firkateyni’ni gönderenlerin aynı olduğu gerçeğini öğrenen bir Japon’u…

Gül Baba’yı bağrına basmış Macarların “babası karışan çocukları, tacizden tacize koşan ergenleri, kendini satan şefkatli anneleri, suç imparatorlukları kuran mazbut babaları” izlediğini…

Yeniçerilerimizin adalet duygusuyla topraklarını koruyabilmiş Siena sakinlerinin, kimin eli kimin cebinde türündeki “Küçük Sırları” izlediğini.   

Hazindir ama böylesi süfli çizgilere sahip diziler, arkalarında devasa bir reyting dalgasıyla uluslararası alıcıların karşısına çıkıyorlar.

DİZİLERDE ÖDÜNÇ ALINMIŞ ACINASI BİR BATI TAKLİTÇİLİĞİ VAR

Geçmişte Türkleri yukarıda alıntıladığımız envai çeşit hakaretle yaftalayan Türk/Müslüman düşmanı toplumların bu dizileri izledikten sonra şüphelerinin haklılığına dair neler düşündüklerini tahmin etmek hiç de zor değil…

Bir Avrupalının gözünden bakıldığında bu dizilerin; ödünç alınmış acınası bir Batı taklitçiliğinin, kötürüm bir modernleşmenin, köksüz bir kültürün ürünleri olmaktan ve geçmiş düşmanca söylemlerin doğrulanmasından öte bir anlam taşıdığını sanmıyorum.

Tek merkezi konusu aşk yani “cinsellik” olan, tecavüz, çocuk istismarı, entrika, hamaset, tepeden tırnağa kabalık, saygısızlık, kültürsüzlük, görgüsüzlük dolu bu diziler toplumun sosyo-psikolojisiyle ilgili ne kadar çok şey söylüyor aslında.  Bu diziler, geçmişte Afrika çöllerine, Balkan dağlarına ve buzullara dek kuzeye, adalet, irfan taşımış büyük bir milletin eseri olmaktan uzak durmuyorlar mı? 

Bu dizilerle Türkiye reklamı yapılıyor canım, diye gerim gerim gerilenlere sormak lazım:

“Öyle Bir Geçer Zaman ki” dizisi, hangi Ukraynalı’da Mimar Sinan mimarisine dair bir merakı ateşler?

“Paramparça”yı izleyen hangi Katarlı, “Gel ey aşık, bu bir esrarı haktır.” diyen Aşık Veysel’i tanır?

Medcezir” izleyen bir Şilili, Süleyman Dede’nin Mevlid’ine veya Şeyh Galip’in Hüsn-ü Aşk’ına aşina olur mu acaba?

“Bu diziler eğlence için yapılıyor bu bahsettiklerinle ne alakası var?” diyenlere ise, kültürel ürünlerin “yumuşak güç” vasfını göz ardı ettikleri için rüyasız uykularına devam etmelerini tavsiye ediyorum…Ama bu diziler saydıklarımızı anlatmıyorsa şayet, neyi anlattıklarını ve hangi Türk algısına hizmet ettiklerini sormak bizim hakkımız.

AVRUPALI, BU MAĞRUR PORTREYİ YAKINDAN TANIR

Biz bilmesek de Avrupa ahalisi;  516 gemiyle Cezayir’e saldıran Hristiyanlığın en büyük kralı Charles Quint’i 1541’de bir avuç askerle mağlup eden, korkusuzluğuyla Braveheart’ın William Wallace’ını asfalta kazıyacak  Barbaroszade Hasan Paşa’yı yakından tanır.

Kanije Kalesi’nin büyük müdafii, Breaking Bad’in kahramanını çırak çıkaracak, ihtiyar stratejist, Tiryaki Hasan Paşa’yı

Avrupa’da, Fransızca "Fort Comme Un Turc" yani "Türk gibi güçlü" deyiminin doğmasına neden olan Türk tarihinin en genç başbakanı Köprülü Fazıl Ahmet Paşa’yı…

Adeta Marvel Comics çizgi romanlarından fırlamış süper kahramanlara benzeyen ve kralların tahtalarını çiğnemiş, donanmalarını bozmuş, adı korkuyla anılan Barbaros Hayrettin Paşa’yı.

1683’te yönettiği Viyana muhasarasıyla Avrupa'ya bugün bile dipdiri duran bir korku armağan eden çelik yumruk Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’yı… 

Avrupalı bu ve benzeri sayısız Türk portresini yakından müşahede etmiş; bu mağrur, zeki, özgün, cüretkar ve amansız portre karşısında paniğini çirkin kelimelerle kamufle etmeye çalışmış ama derinden derine de saygı duymaktan kendini alamamıştır. Yazık ki geçmişte Türkler hakkında söylenenler yüzyıllarca süren bir mağlubiyeti içeren, hayranlıkla karışık evhamları ifade ediyordu. Şimdiyse bir gerçeği…

Ali Osman Aydın Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle