Sözcü Kemalistlerini Kızdıracak Yazı
“Milleti teşkilatsız ve hedefsiz bırakamayız. Bırakırsak millet daima elimizden çıkar.” (Mustafa Kemal-1923 )
Son yazımızla ilgili hayli düşmanca mesajlar aldım.
Sadece eleştirilerini belirten okurlarımıza lafımız yok elbette.
Fakat Sözcü fanatizmine yakalanmış kişileri bilirsiniz...
Recep İvedik’in Yılmaz Özdil okumuş hali gibidirler…
Yazıda Cumhuriyet dönemine ilişkin yapılan iktibaslar onlara bir sövgü orkestrası kurdurmuş.
Tabii, iktibaslarla ilgili en ufak bir değerlendirme, bir fikir beyanı yok!
Nee! fikir mi?
Kuyruğu yanmış kedi telaşıyla hakaret, küçümseme dolu çılgın polemiklerini bizimle paylaşmışlar, eksik olmasınlar…
Ee bunca tezvirata karşı konuyu biraz deşmesek olmaz değil mi?..
Hadi bakalım…
“Hayır”cıların kastettiği anlamda “Eğitim” meselesinin, Türkiye’de tipik bir Kemalist olgu olduğunu söylemiştik…
Anlaşılan tam burada nasırlarına basmışız…
Şunu bir anlayalım…
Cumhuriyet, siyasal bir sistem olarak değil, bir kültür devrimi olarak doğdu.
Ve devrim, çeşitli eğitim kurumlarıyla topluma yerleştirildi.
Buna “dönemin koşulları böyle gerektiriyordu” demekte mümkün ancak ne derseniz deyin bu bir realite.
Bu nedenle, savaş sonrası acil müdahale bekleyen onca mesele varken Hükümet evvela kültürü şekillendiren devrimlere girişti…
Ankara Hukuk Fakültesi 1924’de, Dil Tarih Coğrafya 35’de açılmıştı. Fakat şanlı cumhuriyetimizin ilk tıp fakültesi Mustafa Kemal’in ölümünden ancak 7 yıl sonra 45’te açılabildi. Yani Abdülhamid’in Tıbbiyelerine karşın cumhuriyetin tıp fakültesi yoktu. Söylediğimiz gibi, tıptan önce gelen işler vardı.
Mesela Osmanlı’ da okur yazarlık oranı düşüktü denilerek, alfabe zorluğu gerekçe gösterilecek ve “Harf” devrimi yapılacaktı. Kılıf olarak bu bulunmuştu. Halbuki “1923’te 12.516.308 nüfusun, 981.442’si dini okullar hariç yalnızca ilk mektep talebesiydi. Bu da nüfusun yüzde 8’ine denk geliyordu.”(Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci )
24’de Vasıf Çınar tarafından öğretmenler arasında yaptırılan ankette, öğretmenlerin yüzde 96’sının Latin harflerini istemedikleri anlaşılmıştı. Elbette sadece öğretmenler değil, İsmet Paşa da dahil hükümet mensupları ve bürokrasi de Latin harflerine karşıydı.
Ama Türkiye 900 yıllık birikimini redderek pozitivist modernleşme yoluna girmişti bir kere bu eğri büğrü (!) harflere kimsenin tahammülü yoktu, olamazdı da. Alfabe süratle değiştirildi. Ne var ki Latin harfleri de istenileni vermedi ve okur yazar oranı 1935 de ancak yüzde 15 seviyesine ulaşabildi.
Sonra, “medenileri kendimize güldürmemek (!)“ için milletin kılığını da değiştirmek icap etti. Gazi , yoldan geçen fes üstüne yeşil sarık sarmış bir vatandaşı göstererek durumu şöyle açıklıyordu ”Medeni bir insan bu acaip kıyafete girip dünyayı kendisine güldürür mü?”
Devrimle, ayağına iskarpin, başına serpuş takılan, gömlek, kravat ve redingot giydirilen Yozgatlı Ahmet, Antepli Muharrem ışık hızıyla modernleşecekti. Üstelik Reşat altınının 825 kuruş olduğu bir zaman da şapkaya 14 lira vererek… İstiklal mahkemelerinden dolayı halkın pahalılığı düşünme fırsatı yoktu. Mete Tunçay’ın ifadesiyle yabancı şapka imalatçıları “altın hasat” yapacaklardı…
Elbette kadınlar bu nimetten mahrum edilemezdi. Gazi “Bu başla medeni bir hanım Avrupa’ya gidip insan içine çıkamaz” diyerek tek kriterin oryantalist bakış olduğunu ilan ediyordu.
Batı kültürünün bir çıktısı olan ancak Avrupalıların giymeyi terk ettiği, yüksek sınıfların sadece törenlerde giyindiği kıyafeti, Türkiye’de kanunla milli kıyafet olarak benimsenecekti. Oysa ne Hindistan ne de Çin böyle bir şeye yelteneceklerdir…
Devrimler Sözcü medyasının pembe tablolarında yansıtıldığı gibi ihtiyari, yani halka yapılan bir öneri değildi, teklif sunmuyordu, sunamazdı da. Çünkü modernleşme gerekçesiyle halka yabancı bir kültür dayatılıyordu. Şapka kanunu için kalabalıklara ateş açılmış, kruvazörlerle bombardıman yapılmış, onlarca insan idam edilmişti. “Türkiye’de laikleşme, 250 yıl önce Batı’da olduğundan daha derin sarsıntılar ve şiddetli mukavemetler doğurmuştur.” der Prof. Dr. Halil İnalcık… Gazi ise “Kanla yapılan inkılaplar daha sağlam olur, kansız yapılan inkılap ebedileştirilemez.” (Söylev ve Demeçler, 2) ”diye düşünüyordu. Halide Edip bile kanunu “absürt” olarak nitelendirmişti.
Modernleşme yolculuğumuz başladığı gibi şiddetli bir şekilde devam ediyordu. 1930'da imam-hatip okulları, 33'te bugünkü adıyla İstanbul Üniversitesine bağlı İlahiyat Fakültesi kapatıldı ve tüm yurtta din dersleri yasaklandı. Dedik ya! Cumhuriyet bir kültür devrimiydi. Türbeler dahi kapatılacak, ziyaret yasaklanacaktı… Anadolu halk Kültür’ünün menşei ve istinat noktası din olduğu için devrimlerin odağını da din oluşturuyordu.
“İlk Türk Tarih Kurumu 1932 yılında toplandı. Kongre, Türk tarihinin en uzun süren ve muhtemelen en parlak dönemi olan Osmanlı devrini görmezden geliyordu çünkü Osmanlılar İslam’ın bayraktarı kabul ediliyordu.”(Prof. Dr. Kemal Karpat)
Ardından Halkevleri ve Köy Enstitüleri geldi… Bu müesseseler sanıldığı gibi eğitim merkezi gibi değil, müfredatlarıyla tam bir asimilasyon aygıtı gibi işlev gördüler.
Eğitim seferberliğini “Köy Enstitüleri ve halkevleri aracılığıyla halka batı kültürü götürmek.” olarak değerlendiren Attila İlhan, Aydınlar Savaşı adlı kitabında “1943 yılının yoksul ve perişan Bahçe Kasabasında, sabah Ankara radyosunu açar, pencereden sığırın kıra dağılışını seyrederken, sabah müziği diye Fransız musette havaları, ya da Fürstin operetinden Düettolar dinlerdim. Haruniye Köy Enstitüsü’nün kız öğrencileri mandolinle bir iki menuetto çaldılar mı, Türkiye çağdaşlaşmış oluyordu!” diye devrimlerin trajikomik yanını anlatır.
Amaç, aralıksız savaşlarla bitap düşmüş, kanun yoluyla tepeden tırnağa değişeme uğramış Anadolu insanını yetiştirecek medeni, Batı’lı (!) bir kadro meydana getirmektir. Devrimlerin silahşörlerinden Kılıç Ali “Ulusal egemenlik, kamuoyu sözleri bir takım süslü kelimelerden ibarettir. Böyle bir şey yoktur. Mesele, okur-yazar denilen azınlığın, okuması yazması olmayan çoğunluğu yönetmesidir.” (Kılıç Ali'nin Anıları, İş Bankası Yayınları) demektedir.
“BU HAKİKATİ KABUL EDEMEYEN ZİHNİYETLERİ TARUMAR ETMEK ZARURİDİR…”(MUSTAFA KEMAL)
Modernleşme prensipleri ısrarla takip edilir hatta iş öyle bir noktaya varır ki radyolarda Türk Musikisi bile “Millete neşe lazım.” gerekçesiyle yasaklanır… Atatürk’ün “eski hukuk esaslarını temelinden sökmek teşebbüsündeyiz.” ifadesindeki gibi millet geleneğin temsil ettiği her şeyden adeta koparılarak adet ve yaşam tarzı yönüyle dönemin batı değerlerine adapte edilmeye çalışılır. Çünkü Osmanlı geridir ve geriliğinin kaynağı bizatihi din ve dinden neşet eden Anadolu kültürü olarak tespit edilir…
“Kendi aslımızı, mahiyetimizi, irfan nuruyla parlayan faziletli mazimizi unutarak, Batı’nın kokuşmuş medeniyetini gizleyen şaşaya hayran oluşumuz kadar büyük bir cinayet var mı?“ Sabık başbakanlardan Mehmet Şemsettin Günaltay’ın sorusu hala hayatiyetini korumuyor mu?
Bilimden, tefekkürden, öz kültüründen kopuk eğitim sistemi işte bu uzun, netameli ve şekilde kalmış uzun yolculuğun ardından sosyolojimizi dönüştürerek Türkiye’yi bulunduğu problemli noktaya taşıdı.
Çünkü eğitim sisteminin asıl amacı kitleleri eğitmek değil, batılı anlamda dönüştürmek oldu. Baskıcı Laiklikle doldurulmuş kısır müfredat, “varlığını” siyasal sisteme “armağan” eden kullar yetiştirdi. Sorgulamanın mümkün olmadığı bu yeni ideoloji, kılık kıyafetten takvime, müzikten her yerde karşımıza çıkan büstlere kadar toplumu kuşattı.
Eğitim sistemi toplumu geri döndürülemez bir biçimde Batılı göstergeler üzerinden ayrıştırdı. Medyada görülen yüzeysel modern- modern olmayan değerlendirmeleri böyle bir referansı baz alıyor. Dizi ve Yarışmalar ‘da halka sunulan ideal yaşam tarzı böyle yabancı bir kaynaktan besleniyor.
Prof. Dr. Halil İnalcık’ta toplumsal dönüşümle ilgili “Atatürk devrimi, Türk- Müslüman toplumunun hayatını temelinden değiştirmiştir.” der. Bu değişim öyle köklü olmuştur ki çok geçmeden milli ve dini semboller toplumsal görünürlüğünü yitirerek tahkir edilmiş ve batı değerleri toplumun vazgeçilmez ölçüsü haline gelmiştir. Eğitim sistemi kendi kültüründen utanan, dini sembolleri kamusal alanda görmekten rahatsızlık duyan seküler kimlikler inşa etmiştir. “Hayır”ların yani “Eğitim”lilerin (!) yüksek olduğu illerde kamusal alana hakim yaşam biçimi bunun açık bir göstergesidir. Soner Yalçın’ın devrimciliğin göstergesi olarak “Hayır”cı cepheye “İnadına mini etek, inadına dekolte giyeceksiniz!” çağrısı bu geçmiş üzerinden değerlendirilmeli. (Bize saydıran değerli okur, “mini etek ve dekolte” Erzurum yöresel kıyafeti olmasa gerek, öyle değil mi?) Eğitim sistemi bugün bile söz konusu ölçünün zihinlere kodlandığı ideolojik bir asimilasyon aygıtı olmaktan öteye gidemiyor maalesef.
Ne dersek diyelim, bugün “Hayır”cıların daha eğitimli oldukları yargısı bu kitlenin sistemin dönüştürücü aygıtında un ufak edildikleri veya edilmiş bir geçmişten geldikleri anlamına geliyor. “Hayır”cıların genelinin Batı değerleriyle daha barışık ve Anadolu kültürüyle çatışmalı olması bunun bir sağlaması değil mi? Kuruluş döneminde o günkü adıyla CHF’nin Tek Parti yönetimine muhalefetin en sert olduğu yerler olan İzmir ve Tunceli‘nin şimdilerde “Hayır”ın kaleleri olması bu eğitim sisteminin bir sonucu değil mi? Ne dersiniz?







